Birine “En sevdiğin yazar kim?” diye sorduğumda, verdiği cevaptan çok, cevabı verirken yüzünde beliren ifadeyi izlerim. Gözler hafifçe parlar, ses yumuşar, bazen bir cümle ezberden dökülüverir. O an anlarım ki karşımdaki insan bir isim söylemiyor, bir dostunu anlatıyor. Kimi yazarlar vardır ki onları okumazsınız, onlarla yaşarsınız.
Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı’nın programına bakarken en çok bu dostlukları düşündüm. Çünkü 3–11 Ekim tarihleri arasında Kocaeli Kongre Merkezi’nde, aramızdan çoktan ayrılmış yazarlar da yaşayanlar kadar konuşulacak. 10 Ekim’de tarihçi Emrah Safa Gürkan, “Kemal Tahir ve Türk Romanı” başlıklı bir konuşma yapacak. 5 Ekim’de ise Aykut Ertuğrul, Yusuf Genç ve Sadettin Acar, “Yakup Kadri’den Tarık Buğra’ya: Romanlarla Yakın Tarih” oturumunda buluşacak. Onlarca yıl önce yazılmış romanların bugün hâlâ salon dolduracak kadar sevilmesi, bana sevginin zamanla eskimediğini hatırlatıyor.
Ben meseleye şöyle bakıyorum: Bir yazarı sevmek, onu bir kez okuyup bırakmak değildir. Onu yeniden okumak, başkalarına önermek, hakkında konuşmak, onun cümleleriyle düşünmektir. Peki dünyada en çok sevilen yazarlar kimler?
Sevgi nasıl ölçülür?
Satış rakamları ölçülebilir; sevgiyi ise hiçbir terazi tartamaz. Bu yüzden aşağıdaki liste bir sıralama değil, bir seçki. Seçerken şu ölçütlere baktım: Yazarın kuşaklar boyunca okunmaya devam etmesi, dünyanın farklı dillerinde yaygın biçimde okunması, okur anketlerinde ve “en iyi kitaplar” listelerinde sıkça yer alması ve eserlerinin yeniden ve yeniden okunması. Sizin listeniz elbette başka olacaktır; ben de bu satırları yazarken birkaç ismi dışarıda bırakmanın sızısını duydum. En çok satan yazarlar ayrı bir yazının konusu olduğu için onları buraya almadım.
Miguel de Cervantes (İspanya, 1547–1616)
Don Kişot, pek çok edebiyatçıya göre ilk modern roman. Yel değirmenlerine saldıran hayalperest şövalye ile sadık yardımcısı Sanço Panza, dört yüz yıldır okurların yüreğinde yaşıyor. 2002’de Norveç Kitap Kulüpleri’nin dünyanın dört bir yanından yüz yazara sorduğu ankette Don Kişot, gelmiş geçmiş en iyi edebî eser seçildi. Yazarların bile en çok sevdiği yazar olmak, sanırım sevginin en yüksek derecesi.
Victor Hugo (Fransa, 1802–1885)
Sefiller ve Notre-Dame’ın Kamburu ile yalnızca Fransa’nın değil, bütün dünyanın yazarı oldu. Jean Valjean’ın hikâyesi, adalet, merhamet ve insan onuru üzerine yazılmış en etkileyici romanlardan biri kabul ediliyor. Hugo, yaşarken de ölümünden sonra da halkının büyük sevgisini kazanmış ender yazarlardan. Kocaeli fuarının açılış programında eserlerinden yola çıkılacak olması da bu sevginin bugün hâlâ canlı olduğunu gösteriyor.
Lev Tolstoy (Rusya, 1828–1910)
Savaş ve Barış ve Anna Karenina ile roman sanatının zirvelerinden birine ulaştı. “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aile ise kendince mutsuzdur” cümlesiyle başlayan Anna Karenina, edebiyatın en çok alıntılanan açılışlarından birine sahip. Bence Tolstoy’un insan ruhuna dair derin kavrayışı, okurunu her okumada yeniden yakalıyor.
Fyodor Dostoyevski (Rusya, 1821–1881)
Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler ve Budala gibi romanlarıyla insanın iç dünyasının en karanlık ve en aydınlık köşelerine indi. Vicdan, inanç, suçluluk ve özgürlük üzerine yazdıkları bugün de genç okurları derinden sarsıyor. Türkiye’de de en çok okunan ve sevilen klasik yazarların başında geliyor; kim bilir kaç kişi Raskolnikov’la ilk kez bir lise yazında tanıştı.
Jane Austen (İngiltere, 1775–1817)
Aşk ve Gurur, yayımlanmasının üzerinden iki yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen hâlâ en sevilen romanlardan biri. 2003’te BBC’nin İngiltere’de düzenlediği “Büyük Okuma” anketinde ikinci sırada yer aldı. Austen’in zekâ dolu diyalogları ve keskin toplum gözlemleri her kuşaktan yeni okurlar kazanıyor.
Stefan Zweig (Avusturya, 1881–1942)
Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu ve Amok Koşucusu gibi kısa ama yoğun eserleriyle okuru ilk sayfadan yakalar. İnsan psikolojisini ustalıkla işleyen Zweig, son yıllarda Türkiye’de en çok okunan ve sevilen yabancı yazarlardan biri hâline geldi. Burada dikkatimi çeken şu: İnce kitaplar bazen en kalın dostlukları kuruyor.
Antoine de Saint-Exupéry (Fransa, 1900–1944)
Küçük Prens, bana göre çocuklar için yazılmış gibi görünen ama asıl yetişkinlere seslenen bir kitap. Kutsal kitaplardan sonra en çok dile çevrilen kitaplardan biri olarak gösteriliyor. “İnsan ancak yüreğiyle doğruyu görebilir; asıl görülmesi gereken gözle görülmez” cümlesi dünyanın her yerinde ezbere biliniyor.
J. R. R. Tolkien (İngiltere, 1892–1973)
Yüzüklerin Efendisi ile modern fantastik edebiyatın temelini attı. Orta Dünya için diller, haritalar ve bütün bir tarih yaratan Tolkien’in eseri, BBC’nin 2003’teki “Büyük Okuma” anketinde İngiltere’nin en sevilen romanı seçildi. Hobbit ile birlikte milyonlarca okuru hayal dünyasının içine çekti.
Gabriel García Márquez (Kolombiya, 1927–2014)
Yüzyıllık Yalnızlık ile büyülü gerçekçiliği dünya edebiyatının merkezine taşıdı. Macondo kasabası ve Buendía ailesinin hikâyesi, Latin Amerika’nın hafızasını evrensel bir anlatıya dönüştürdü. 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Márquez, bugün de dünyanın en sevilen yazarları arasında. Fuara Kolombiya’dan Silvana Paternostro’nun gelecek olması, o edebiyatın canlılığını bana bir kez daha hatırlatıyor.
George Orwell (İngiltere, 1903–1950)
1984 ve Hayvan Çiftliği ile yirminci yüzyılın en etkili yazarlarından biri oldu. “Büyük Birader seni izliyor” cümlesi gündelik dile yerleşti. Kanaatimce Orwell’in totaliter düzenlere, propagandaya ve dilin yozlaştırılmasına dair uyarıları, yazıldığı günden bu yana güncelliğini hiç yitirmedi.
Listeden taşanlar
Böyle bir listeyi on isimle sınırlamanın, dışarıda kalanlara haksızlık olduğunu biliyorum. Kafka, Camus, Hemingway, Dickens, Goethe, Puşkin, Çehov, Borges, Aytmatov… Her biri başka bir okurun listesinde rahatlıkla ilk sıraya yerleşebilir. Siz de okurken içinizden kendi isminizi eklemişsinizdir, eminim.
Kocaeli fuarında Kemal Tahir’den, Yakup Kadri’den, Tarık Buğra’dan söz edilecek olması da bize güzel bir şey hatırlatıyor: Sevilen yazar yalnızca dünya klasiklerinin raflarında değil, kendi dilimizin edebiyatında da yaşıyor. Tam da bu nedenle, bir yazarı sevmenin en güzel yolunun onu okumaya devam etmek ve bir dosta önermek olduğunu düşünüyorum. Fuardan dönerken sevdiğiniz bir yazarın kitabını bir tane de hediye etmek için alın; sevgi, paylaşıldıkça çoğalan nadir şeylerden biridir.
Fuarda Yedi Ülkeden Yedi Ses
Başka bir dilde yazılmış bir kitabı okurken iki insanın emeğini birden taşırım elimde: Yazarın ve çevirmenin. Biri dünyayı kendi dilinde anlatmış, öteki o dünyayı bizim dilimize taşımıştır. Her çeviri, iki kültür arasında kurulmuş küçük bir köprüdür.
Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı bu yıl yedi ülkeden yazarı ağırlıyor: Birleşik Krallık’tan Roger Crowley, Amerika’dan John Perkins, Filistin’den Samir Atiye, Güney Kore’den Soyoung Park, İtalya’dan Paola Peretti, Bosna Hersek’ten Amina Şeçeroviç ve Kolombiya’dan Silvana Paternostro. Bu isimleri alt alta yazdığımda karşıma bir dünya haritası çıkıyor: Britanya Adaları’ndan And Dağları’nın eteklerine, Kore Yarımadası’ndan Balkanlar’a, Akdeniz’in iki kıyısından Atlantik’in ötesine uzanan bir harita.
Listeye dikkatle bakınca bir şey daha fark ettim: Aralarında tarihçi de var, romancı da, gazeteci de, tanıklığını kaleme almış yazar da. Fuarın bilgi notu bu konukları, temaya uygun eserleri ve dünya edebiyatından örnekleriyle okura sunuyor. Bana göre asıl zenginlik de burada; her biri kendi ülkesinin geçmişini başka bir türün içinden anlatıyor.
Bu yüzden fuarın bu yönünü çok önemsiyorum. Farklı dillerden gelen bu sesler, bize hem dünyayı hem de kendimizi başka bir aynadan görme imkânı veriyor.










