İlham verici bir kitaptan söz edeceğim. Bir analiz penceresi açayım. Bir kitabı ele almanın en verimli yolu, ilk okumada arka planda kalan bir hattı öne çıkarmaktır. Mahir Ünal'ın kitabını ilk okuduğumda dikkatimi tarihsel anlatının genişliği çekmişti; ikinci okumada ise gözüm, kitabın son bölümünde toplanan ve bugünün meselelerine şaşırtıcı derecede yakın duran bir tartışmaya takıldı: Dijital çağda insanın veriye ve algoritmaya karşı konumu. Bu yazıda kitabı bu eksenden, yani modernlik eleştirisinin en güncel ve en yakıcı ucundan okumak istiyorum.
Ünal'ın kitap boyunca inşa ettiği argümanın can alıcı noktası şu: Modernlik yalnızca bir dönemin adı değil, hakikat, özne ve dünya arasındaki ilişkiyi belirleyen bir düzenin adıdır. Bu düzen, üçüncü bölümde “iktidarın nereden aktığı” sorusu üzerinden inceleniyor ve buradaki en dikkat çekici kavram “psikopolitika”. Yazara göre klasik iktidar biçimleri bedeni disipline ederken dijital çağın iktidarı ince ayarlarla işliyor: yönlendirme, alışkanlık üretimi, puanlama, görünürlük dağıtımı. İnsan artık yalnızca gözetlenen değil, kendi izini bırakan ve bu izin üzerinden tahmin edilen, yönlendirilen bir varlık hâline geliyor. Bu tespit, herhangi bir akademik metinde de bulunabilecek sıradan bir değerlendirme gibi görünebilir; ancak yazarın bunu, kitabın çok daha önceki bölümlerinde kurduğu “hakikat rejimi” kavramıyla birleştirmesi, tartışmayı sıradan bir teknoloji eleştirisinin ötesine taşıyor. Michel Foucault'nun hangi söylemlerin doğru sayılacağını üreten iktidar-bilgi örgüsü olarak tanımladığı hakikat rejimi kavramı, kitapta önce tarihsel bir çerçeve olarak kuruluyor, sonra algoritmik yönetişimin bugünkü hâliyle yeniden karşımıza çıkıyor. Bu, kitabın en güçlü yönlerinden biri: Kavramları bir kere kurup bırakmıyor, onları farklı çağlar üzerinden tekrar tekrar sınıyor.
Ancak kitabın asıl özgün katkısının bu teşhisten sonra geldiğini düşünüyorum. Çünkü modernliğin ve dijital çağın eleştirisini yapan pek çok metin, teşhis aşamasında tükeniyor; bir çözüm önerisine geldiklerinde ya belirsiz bir “daha insani bir teknoloji” temennisiyle yetiniyor ya da nostaljik bir geçmişe dönüş çağrısına sığınıyorlar. Yazar ise açıkça, kitabın daha ilk sayfalarından itibaren, önerdiği dönüşün “nostaljik bir kaçış” olmadığını vurguluyor. Bunun yerine üç kavram öneriyor: tevhid, mizan, emanet. Bu üçlü, modernliğin, yazarın ifadesiyle, üç büyük kopuşuna karşı konumlanıyor: anlamın parçalanmasına karşı birlik, gücün kendini meşrulaştırmasına karşı ölçü ve adalet, özgürlüğün sorumluluktan kopmasına karşı emanet ve hesap bilinci.
Bu üç kavramdan özellikle “mizan” bölümü, veri çağı tartışmasıyla doğrudan konuşuyor. Yazar burada çarpıcı bir benzetme kuruyor: Bronzdan yapılmış antika bir heykeli plastik bir leğenle değiştirmek nasıl bir “yanlış terazi” hatasıysa, insanı yalnızca performans grafikleriyle tartmak da aynı hatadır. Puanlar, skorlar, takipçi sayıları, başarı grafikleri —bugünün dijital hayatının neredeyse tamamını kaplayan bu ölçü birimleri— kitapta bir “ölçüsüzlük” biçimi olarak teşhis ediliyor. Burada sorulan soru basit ama rahatsız edici: “Yapabiliyor muyum?” ile “Yapmalı mıyım?” arasındaki farkı hâlâ ayırt edebiliyor muyuz? İstediğimiz verileri toplayabiliyor olmamız, onları toplamaya hakkımız olduğu anlamına mı geliyor? Yazarın “mizan” kavramıyla önerdiği şey, gücü sınırlayan bir ölçüdür; ölçmenin, hükmetmenin bir tekniğine dönüşmeden önce hakikate yaklaşmanın bir yolu olarak kalabilmesidir.
“Emanet” kavramı ise belki de kitabın üzerinde en çok düşünülmeyi hak eden bölümüdür. Yazar burada modern öznenin kendisini nasıl bir “mülk sahibi” olarak kurduğunu anlatıyor: Beden benim, karar benim, zaman benim, veri benim. Bu sahiplik dilinin özgürlüğü keyfiliğe taşıdığını söylüyor ve buna karşı “emanet bilincini” öneriyor —insanın varlık karşısında sahip değil, sorumlu olduğu bir konumu. Bu tartışmayı özellikle ilginç kılan, yazarın onu soyut bir ahlak dersi olarak değil, tarihsel örneklerle —Yavuz Sultan Selim'in “Hâkimü'l-Haremeyn” yerine “Hâdimü'l-Haremeyn” unvanını tercih etmesi gibi— somutlaştırması. Böylece hizmetkârlık ile tahakküm arasındaki fark, dijital çağın algoritmik güç ilişkilerine kadar taşınabilir bir ilke hâline geliyor.
Kitabın bu bölümüne yöneltilebilecek bir eleştiri şu olabilir: Tevhid, mizan ve emanet üçlüsü, modernliğin somut kurumsal mekanizmalarına —platform ekonomisine, reklam modellerine, veri toplama pratiklerine— karşı ne ölçüde işlevsel bir karşı model sunuyor? Yazar bu üçlüyü daha çok bir “hâl düzeltmesi”, bir zihniyet ve yönelim meselesi olarak kuruyor; somut politika önerilerine ya da kurumsal alternatiflere fazla girmiyor. Bu, kitabın bir “deneme” olarak kendi sınırlarını çizmesinin doğal bir sonucu olabilir; ancak okuyucu, teşhisin netliği kadar keskin bir çözüm haritası bekliyorsa biraz hayal kırıklığına uğrayabilir.
Yine de “Bronz Süvari” bu yönüyle bile değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün dijital çağ üzerine yazılan metinlerin büyük kısmı ya teknik bir dille (algoritma, veri, gizlilik) ya da güncel bir siyasi dille konuşuyor; oysa “Bronz Süvari”, aynı meseleyi çok daha uzun bir tarihsel ve kavramsal hafızanın içine yerleştirerek ele alıyor. Karıncaya “ayrı bir ümmet” nazarıyla bakabilmek ile veriyi yalnızca bir kaynak olarak görmemek arasında kurduğu bağlantı, okura meseleye başka bir yerden bakma imkânı veriyor.
Puanlanan, izlenen, tahmin edilen bir varlık olarak insanın bugünkü durumunu anlamak isteyen, ancak bu durumu yalnızca teknoloji eleştirisi diliyle değil, daha derin bir hakikat ve sorumluluk sorgulamasıyla okumak isteyen her okur için “Bronz Süvari”, ciddiye alınmayı hak eden bir pusula sunuyor.










