Pınar Dağ AYABAKAN Yazıları

Pınar Dağ AYABAKAN
Pınar Dağ AYABAKAN
Yazarın Profili
29.08.2026 14:03

Kadının Yeni Yükü: Her Şeye Yetişmek

Haber Detay Image

Güçlü olmakla, sürekli güçlü kalmak zorunda bırakılmak aynı şey değil.

Geçenlerde çok sevdiğim bir arkadaşım bana son derece samimi bir şekilde sordu:

“Bu kadar yoğun bir hayatın içinde gerçekten her şeye yetişebiliyor musun?”

Soruyu duyduğumda ilk aklıma gelen cevap çok netti:

Hayır.

Ama mesele zaten bu değildi.

Asıl mesele, neden her şeye yetişmem gerektiğine bu kadar inandığımdı.

Belki bugün pek çok kadının taşıdığı yük tam da burada başlıyor. Çünkü modern hayat kadınlara yalnızca daha fazla imkân sunmadı; aynı zamanda daha fazla rol de yükledi.

Kadın artık eğitim alıyor, çalışıyor, üretiyor, yönetiyor, kendi parasını kazanıyor, kamusal hayatta daha görünür oluyor. Bunların her biri kuşkusuz çok kıymetli kazanımlar.

Fakat bir yerde çok önemli bir dönüşüm yaşandı:

“Yapabilirsin” cümlesi, sessizce “hepsini yapmalısın” cümlesine dönüştü.

İşinde başarılı olmalısın.
Ailene yetmelisin.
İlişkilerini ihmal etmemelisin.
Bakımlı görünmelisin.
Sosyal olmalısın.
Sağlıklı yaşamalısın.
Kendini geliştirmelisin.
Okumalısın.
Gezmelisin.
Üretmelisin.
İyi hissetmelisin.

Ve mümkünse bütün bunları yaparken yorulduğunu da fazla belli etmemelisin.

İşte tam burada özgürlükle performans arasındaki sınır bulanıklaşıyor.

Çünkü bir şeyi yapabilmek özgürlüktür.

Ama onu yapmak zorunda hissetmek, bambaşka bir şeydir.

Kadınların kamusal alandaki rolleri genişlerken ev içindeki görünmeyen sorumlulukların aynı oranda azalmadığı gerçeği, sosyolojide uzun zamandır tartışılıyor. “İkinci vardiya” kavramı da tam olarak bunu anlatıyor: ücretli iş bittikten sonra başlayan, çoğu zaman görünmeyen ev ve bakım emeğini.

Fakat bana kalırsa bugün kadınların hayatında bunun yanına bir üçüncü vardiya daha eklendi:

Kendini sürekli geliştirme ve kanıtlama vardiyası.

Artık sadece çalışmak yetmiyor.

Başarılı çalışmak gerekiyor.

Sadece iyi olmak yetmiyor.

Daha iyi bir versiyonuna dönüşmek gerekiyor.

Travmalarını çöz.
Sınırlarını belirle.
Daha iyi iletişim kur.
Daha sağlıklı beslen.
Spor yap.
Kendine yatırım yap.
Daha çok oku.
Daha çok öğren.
Daha çok üret.

Ve bütün bunların arasında hayatın tadını çıkarmayı da unutma.

İnsan bazen düşünüyor:

Hayat mı yaşıyoruz, yoksa kendimizin hiç tamamlanmayacak bir projesini mi yönetiyoruz?

Üstelik mesele yalnızca yapılan işlerin çokluğu da değil.

Bence asıl yorucu olan, sürekli düşünmek zorunda olduğumuz şeylerin çokluğu.

Psikolojide ve sosyal bilimlerde “zihinsel yük” olarak tanımlanan mesele tam da burada karşımıza çıkıyor.

Bir işi yapmak başka şeydir.

O işin yapılması gerektiğini sürekli hatırlayan kişi olmak başka.

Evin içinde ne eksildiğini fark etmek…

Aranması gereken insanları hatırlamak…

İşteki teslim tarihlerini zihinde tutmak…

Bir ilişkinin duygusal dengesini takip etmek…

Kimin kırıldığını, kimin neye ihtiyacı olduğunu sezmek…

Bir sonraki günün, haftanın, ayın planını düşünmek…

Bunların çoğu görünmez.

Ama görünmemesi, ağırlığını azaltmıyor.

Belki bu yüzden birçok kadın dinlenirken bile gerçekten dinlenemiyor.

Bedeni koltukta oturuyor ama zihni hâlâ çalışıyor.

Cevaplanmayan mesajı düşünüyor.

Yarın yapılacak işi.

Aramadığı insanı.

Eksik bıraktığı şeyi.

Unuttuğu detayı.

Ve bütün bu zihinsel kalabalığın içinden en sonunda küçük ama acımasız bir cümle yükseliyor:

“Daha iyi yetişmeliydim.”

Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada.

Yorgunluğu, bir organizasyon problemi sanıyoruz.

Oysa insan bazen zamanını kötü yönettiği için değil, gerçekten taşıyabileceğinden fazla şeyi taşıdığı için yorulur.

Her “yetişemiyorum” cümlesinin çözümü yeni bir ajanda, yeni bir planlama yöntemi ya da daha erken uyanmak değildir.

Bazen çözüm çok daha basittir:

Bazı şeylerin yapılmamasına izin vermek.

Bir de bütün bunların üzerine sosyal medya eklendi.

Başkalarının hayatlarının en iyi birkaç saniyesini görüyoruz.

Sabah sporunu yapan kadın.

Toplantıda başarılı olan kadın.

Çocuğuyla vakit geçiren kadın.

Arkadaşlarıyla gülen kadın.

Seyahat eden kadın.

Kitap okuyan kadın.

Bakımlı kadın.

Mutlu kadın.

Bunların her biri başka bir hayatın küçük bir anı.

Ama zihnimiz hepsini birleştirip tek bir kadın yaratıyor.

Sonra dönüp kendimize soruyoruz:

“Ben neden onun gibi olamıyorum?”

Çünkü o kadın aslında yok.

O, farklı insanların en iyi anlarının birleşiminden oluşan hayali bir standart.

Gerçek hayat öyle değil.

Gerçek kadın bazen yetişemiyor.

Bazen yoruluyor.

Bazen güçlü olmak istemiyor.

Bazen kimseyi görmek istemiyor.

Bazen işinde mükemmelken evini toparlayamıyor.

Bazen ailesine yetişirken kendini ihmal ediyor.

Bazen herkesi dinlerken kendi sesini duyamıyor.

Ve bunların hiçbiri onu başarısız yapmıyor.

Onu insan yapıyor.

Bir de işin duygusal tarafı var.

Kadınlar çoğu zaman yalnızca işleri değil, ilişkilerin duygusal devamlılığını da taşıyor.

Kırılanı fark etmek.

Ortam gerilmesin diye susmak.

Herkes iyi olsun diye kendi duygusunu ertelemek.

Bir ilişkinin görünmeyen dengesini ayakta tutmak.

Kimin neye ihtiyacı olduğunu sezmek.

Bunun adı “duygusal emek”.

Ve çoğu zaman en yorucu emeklerden biri olduğu hâlde en az fark edilenlerden biri.

Belki daha da ilginci şu:

Kadın bütün bunları taşıdığında çoğu zaman alkışlanıyor.

“Sen çok güçlüsün.”

“Sen her şeyi halledersin.”

“Sen olmasan ne yapardık?”

Bunlar kulağa iltifat gibi geliyor.

Ama bazen bir insanın omzuna biraz daha yük bırakmanın en zarif biçimine dönüşüyor.

Ben artık “güçlü kadın” kavramına bu yüzden biraz daha temkinli bakıyorum.

Güçlü olmak güzel.

Ama sürekli güçlü olmak zorunda hissetmek başka bir şey.

Çünkü gerçek güç her şeyi tek başına halletmek değildir.

Bazen yardım istemektir.

Bazen “Bugün yapamayacağım” demektir.

Bazen birinin beklentisini karşılamamaktır.

Bazen bir işi yarına bırakmaktır.

Bazen hiçbir açıklama yapmadan dinlenmektir.

Bazen de herkesin senden alıştığı o güçlü hâlinden bir günlüğüne çıkabilmektir.

Çünkü insanın yalnızca başkalarına değil, kendisine de yetişmesi gerekiyor.

Ve galiba biz kadınlar en çok bunu erteliyoruz.

Gün boyunca onlarca role bölünüyoruz.

Çalışan kadın.

Eş.

Anne.

Evlat.

Arkadaş.

Yönetici.

Üreten.

Dinleyen.

Çözen.

Toparlayan.

Sonra gün bitiyor.

Herkese birazımız kalmış oluyor.

Ama bazen kendimize hiçbir şey kalmıyor.

Belki modern kadının gerçek yorgunluğu çok şey yapması değil.

Sürekli birçok kişi olmak zorunda kalması.

Bu yüzden artık kadınlara yeni bir başarı tanımı önermemiz gerektiğine inanıyorum.

Başarı, her şeye yetişmek değildir.

Bazen neye yetişmeyeceğini seçebilmektir.

Bazı işleri yarına bırakabilmektir.

Bazı insanların senden memnun olmamasını göze alabilmektir.

Bazı günler verimsiz olabilmektir.

Bazen güçlü, bazen kırılgan kalabilmektir.

Ve bütün bunları kendine karşı bir suçlama sebebine dönüştürmemektir.

Belki artık birbirimize,

“Her şeye nasıl yetişiyorsun?”

diye sormayı bırakmalıyız.

Onun yerine çok daha insani bir soru sormalıyız:

“Bütün bunların arasında sen nasılsın?”

Ben kendi cevabımı artık daha iyi biliyorum.

Her şeye yetişemiyorum.

Bazı yerlere geç kalıyorum.

Bazı şeyleri erteliyorum.

Bazen yoruluyorum.

Bazen hiçbir şey yapmak istemiyorum.

Bazen güçlü de değilim.

Ve bütün bunların hiçbiri beni daha az kadın, daha az başarılı ya da daha az değerli yapmıyor.

Belki kadınların bugün ihtiyacı olan şey, bir kez daha “Sen her şeyi yapabilirsin” denmesi değil.

Belki artık şu cümleyi duymamız gerekiyor:

Her şeyi yapabilirsin. Ama her şeyi yapmak zorunda değilsin.

Çünkü bir kadının değeri kaç şeye yetiştiğiyle ölçülmemeli.

Ve belki hayatın sonunda asıl soracağımız soru da bu olacak:

Herkese, her şeye, her role yetişmeye çalışırken kendi hayatımıza ne kadar geç kaldık?

Yazarın Yazıları