Okan Geçgel Yazıları

Okan Geçgel
Okan Geçgel
Yazarın Profili
28.10.2026 23:25

YOLSUZLUKLA MÜCADELEDE BUGÜN BİR ŞANS VAR: PARTİ ROZETİNE DEĞİL, DOSYALARIN İÇERİĞİNE BAKILMALI!

Haber Detay Image

Türkiye siyasetinin önünde bugün son derece önemli bir fırsat duruyor. Bu fırsat, yalnızca bir kişinin görevden alınmasıyla, bir dosyanın açılmasıyla ya da kamuoyunda tartışılan bir meselenin gündemden düşmesiyle sınırlı değil. Asıl fırsat, siyasetin yıllardır üzerinde taşıdığı güven sorununu aşabilmek, toplumun vicdanında biriken soru işaretlerini giderebilmek ve yolsuzlukla mücadelede gerçekten herkes için geçerli bir hukuk anlayışının ortaya konulabilmesidir.

Bana göre fon meselesi etrafında yaşanan tartışmalar ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın görevden alınması yönündeki değerlendirmeler, iktidar açısından önemli bir dönüm noktasına dönüşebilir. Burada mesele, bir kişinin görevden alınmasıyla konunun kapanması değildir. Asıl mesele, bu gelişmenin Türkiye’de siyasetin temizlenmesi, kamu kaynaklarının korunması ve yolsuzluk iddialarının parti ayrımı gözetilmeksizin araştırılması için bir başlangıç noktası olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğidir.

Çünkü bugün toplumun beklentisi son derece açık: Kim olursa olsun, hangi partiden gelirse gelsin, hakkında ciddi iddialar bulunan herkes için hukuk işletilsin. Birilerine dokunulurken diğerlerine dokunulmayan, bir partinin belediyeleri mercek altına alınırken diğerlerinin dosyalarının görmezden gelindiği yönünde bir algı oluşmasın. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, siyasi hesaplaşma değil, adalet duygusunu güçlendiren kararlı ve tarafsız bir mücadeledir.

AK PARTİ İÇİN BİR FIRSAT, TÜRKİYE İÇİN BİR GÜVEN SINAVI

Son dönemde özellikle CHP’li ve başka muhalefet partilerine mensup belediyelere yönelik operasyonlar, soruşturmalar ve tutuklamalar kamuoyunun gündeminde geniş yer buluyor. Belediyelerle ilgili yolsuzluk iddiaları, kamu kaynaklarının kullanımı, ihale süreçleri ve belediye yönetimlerine ilişkin tartışmalar siyasetin en önemli başlıkları arasında bulunuyor.

Elbette bir iddianın soruşturulması, delillerin toplanması ve suç şüphesi bulunan kişiler hakkında hukuki süreç yürütülmesi devletin görevidir. Hiç kimse makamı, siyasi kimliği veya mensubu olduğu parti nedeniyle hukukun dışında tutulamaz. Ancak aynı ilke iktidar partisi için de geçerlidir. Hukukun üstünlüğü, yalnızca muhalefet belediyelerine yönelik işlemler yapıldığında değil, iktidar partisinin mensupları söz konusu olduğunda da aynı kararlılıkla uygulanabildiğinde gerçek anlamını bulur.

İşte tam da bu noktada AK Parti’nin önünde önemli bir fırsat bulunuyor.

Muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar devam ederken toplumun bir bölümünde oluşan “Yalnızca muhalefetin üzerine gidiliyor” algısını ortadan kaldırmanın yolu, sözle savunma yapmak değildir. Bu algının kırılması için somut, şeffaf ve hukuka uygun adımlar atılması gerekir.

Eğer fon meselesiyle ilgili iddialar varsa, bunlar bütün yönleriyle araştırılmalı. Eğer belediyelerde kamu kaynaklarının usulsüz kullanıldığına ilişkin ciddi bulgular bulunuyorsa, bunların üzerine gidilmeli. Aynı şekilde AK Partili belediyeler hakkında da savcılıkların önünde ciddi ve somut delillere dayanan dosyalar varsa, bu dosyalar siyasi kimliğe bakılmaksızın incelenmeli.

Burada önemli olan, bir partinin itibarını kurtarmak için başka bir partiden isimlerin hedef alınması değildir. Önemli olan, kimsenin siyasi kimliği nedeniyle korunmadığını ve kimsenin de yalnızca siyasi kimliği nedeniyle hedef hâline getirilmediğini topluma gösterebilmektir.

AK Parti, bu yaklaşımı ortaya koyabilirse yalnızca kendisine yöneltilen eleştirilere cevap vermiş olmaz; aynı zamanda siyasette adaletin ve hesap verebilirliğin güçlenmesine de katkı sunar.

YOLSUZLUKLA MÜCADELEDE PARTİ AYRIMI OLMAZ

Şimdi sorulması gereken soru şudur: Muhalefet belediyelerinde ortaya atılan iddialar araştırılırken iktidar belediyelerinde hiçbir sorun yaşanmadığı mı düşünülüyor? Bütün belediyeler kusursuz mu? Kamu kaynaklarının kullanımına ilişkin bütün soru işaretleri yalnızca bir siyasi çizgide mi ortaya çıkıyor?

Elbette böyle bir genelleme yapmak mümkün değildir. Hiçbir parti bütünüyle suçlu ilan edilemeyeceği gibi hiçbir parti de kendisini bütünüyle denetimden muaf göremez. Mesele, herhangi bir siyasi partiyi topluca suçlamak değil; varsa bireysel sorumlulukları ortaya çıkarmak, kamu zararını belirlemek ve hukuki karşılığını işletmektir.

Bu nedenle savcıların önündeki dosyaların siyasi aidiyete göre değil, delillerin niteliğine göre değerlendirilmesi gerekir. İddialar ciddi ve somut delillerle destekleniyorsa soruşturma yürütülmeli; suç şüphesi yeterli hukuki zemine ulaşıyorsa ilgili kişiler hakkında kanunun öngördüğü işlemler yapılmalıdır. Suçluluğu kesinleşmeyen hiç kimse peşinen mahkûm edilmemeli, ancak hiçbir makam da soruşturulamaz bir zırh olarak kullanılmamalıdır.

Benim üzerinde durduğum mesele tam olarak budur.

Eğer AK Partili belediye başkanları arasında hakkında ciddi yolsuzluk iddiaları bulunan isimler varsa, bunlar da araştırılmalı. Görevde bulunan üst düzey yöneticiler, milletvekilleri veya başka kamu görevlileri hakkında somut delillere dayanan iddialar varsa, bunların da hukuk önünde karşılık bulması sağlanmalı. Soruşturma sonucunda gerekli şartlar oluşmuşsa yargı süreci işletilmeli; tutuklama ise ancak kanuni koşulları ve somut gerekçeleri bulunduğunda, bağımsız yargının değerlendirmesiyle uygulanmalıdır.

Burada hedef, birilerini tutuklatarak siyasi denge kurmak değildir. Hedef, siyasi dengelerin hukukun önüne geçmesini engellemektir.

Çünkü toplumun vicdanını rahatlatacak olan şey, bir muhalefet belediye başkanının tutuklanmasına karşılık bir iktidar belediye başkanının da tutuklanması değildir. Toplumun vicdanını rahatlatacak olan, aynı nitelikteki iddiaların aynı ciddiyetle ele alınması ve herkesin hukuk karşısında eşit olduğunun gösterilmesidir.

BİR ZAMANLAR DAVA UĞRUNA EV SATILIYORDU, ŞİMDİ EV UĞRUNA DAVA SATILIYOR!

Daha önce kaleme aldığım birçok yazıda bir cümleye özellikle dikkat çekmiştim:

“Bir zamanlar dava uğruna ev satılıyordu, şimdilerde ev uğruna dava satılıyor.”

Bu cümleyi yalnızca siyasi bir eleştiri olarak değil, toplumun geldiği noktaya ilişkin bir uyarı olarak değerlendirmek gerekiyor.

Bir zamanlar siyaset, bir ideal uğruna mücadele etmek, bir davaya inanmak, gerektiğinde kişisel çıkarlarından vazgeçmek anlamına geliyordu. İnsanlar inandıkları değerler uğruna fedakârlık yapıyor, makam ve mevki elde etmeyi değil, savundukları düşüncelere hizmet etmeyi önemsiyordu. Elbette geçmişin bütün siyasetçilerini kusursuz göstermek mümkün değil. Ancak siyasi hareketlerin kuruluş dönemlerinde fedakârlık, samimiyet ve inanç üzerinden anlatılan bir mücadele anlayışı vardı.

Bugün ise toplumun önemli bir kesiminde bunun tam tersine ilişkin bir kanaat oluşmuş durumda. Makamın, paranın, ihalenin, nüfuzun ve kişisel menfaatin siyasi ilkelerin önüne geçtiği yönünde ciddi bir güvensizlik yaşanıyor.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Bir siyasetçi, temsil ettiği değerleri kendi çıkarlarının gerisine bıraktığında yalnızca kendisine zarar vermiyor. Mensubu olduğu partinin itibarını da zedeliyor. Daha da önemlisi, siyasete inanan insanların umudunu kırıyor. Yıllarca bir siyasi hareketin arkasında duran, o hareketin başarısı için emek veren, gecesini gündüzüne katan vatandaşlar, günün sonunda kendi fedakârlıklarının kişisel çıkarlar için kullanıldığını düşünmeye başlıyor.

Bunun sonucunda yalnızca bir partiye yönelik tepki oluşmuyor; siyaset kurumunun tamamına karşı bir güvensizlik gelişiyor.

Vatandaşın gözünde bütün siyasetçiler aynı kefeye konulmaya başlandığında, dürüst çalışan, kamu hizmetini gerçekten önemseyen ve makamını bir emanet olarak gören insanlar da bu tablonun altında kalıyor. Bu nedenle siyasetin kirlenmesine göz yummak, yalnızca yanlış yapanları korumak anlamına gelmez; aynı zamanda doğru yapanların da itibar kaybetmesine neden olur.

Siyaseti temizlemek, bir partinin kendi içindeki sorunları görmezden gelerek mümkün değildir. Tam tersine, bir siyasi hareketin gerçek gücü, kendi içindeki yanlışlarla yüzleşebilme cesaretinden gelir.

MİLLETİN VİCDANINDAKİ SORU İŞARETLERİ GİDERİLMELİ

Bugün Türkiye’de insanların önemli bir bölümü artık yalnızca kimin hangi açıklamayı yaptığına bakmıyor. Yapılan açıklamaların arkasından hangi somut adımların geldiğini görmek istiyor.

Bir yolsuzluk iddiası gündeme geldiğinde vatandaş, o kişinin hangi partiden olduğunu değil, iddianın araştırılıp araştırılmadığını sorguluyor. Bir kamu kaynağının usulsüz kullanıldığı ileri sürüldüğünde, bunun hesabının sorulup sorulmayacağını merak ediyor. Bir siyasetçi hakkında ciddi iddialar ortaya atıldığında, o kişinin makamının kendisini koruyup korumayacağını görmek istiyor.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, gündemi değiştirecek yeni açıklamalar üretmek değil, güveni yeniden tesis edecek bir anlayışı hayata geçirmektir.

Kamuoyunda tartışılan fon meselesi de bu açıdan değerlendirilmelidir. İddialar nelerdir, hangi kaynaklar kullanılmıştır, bu kaynakların tahsis ve harcama süreçlerinde hangi kurallar uygulanmıştır, kamu yararı gözetilmiş midir? Bütün bu sorular, kişilere yönelik peşin hükümlerle değil, belgeler ve denetlenebilir bilgiler üzerinden cevaplandırılmalıdır.

Aynı hassasiyet belediyeler için de gösterilmelidir. İhale süreçleri, belediye şirketlerinin faaliyetleri, kamu kaynaklarının aktarımı ve harcamaların mevzuata uygunluğu gerektiğinde bağımsız denetimlerle ortaya konulmalıdır. Usulsüzlük tespit edilirse sorumlular hakkında gerekli hukuki işlemler yapılmalı; iddiaların asılsız olduğu anlaşılırsa bu durum da açıkça belirtilmelidir.

Şeffaflık, yalnızca suçlamalar karşısında savunma yapmak değildir. Şeffaflık, kamuoyunun bilme hakkını gözeterek gerçeğin ortaya çıkmasına imkân sağlamaktır.

Milletin vicdanını rahatlatmanın yolu da budur.

AK PARTİ KENDİ İÇİNDEKİ YANLIŞLARLA YÜZLEŞEBİLMELİ

İktidar olmak, yalnızca ülkeyi yönetmek anlamına gelmez. Aynı zamanda daha büyük bir sorumluluk taşımak demektir. Kamu kaynaklarını kullanma yetkisine sahip olmak, denetlenme yükümlülüğünü de beraberinde getirir. Dolayısıyla iktidar partisinin mensupları hakkında ortaya atılan ciddi iddiaların hassasiyetle ele alınması, siyasi bir zayıflık değil, kurumsal bir sorumluluk olarak görülmelidir.

AK Parti’nin uzun yıllardır taşıdığı siyasi birikim ve kamu yönetimindeki sorumluluğu düşünüldüğünde, kendi bünyesinde varsa yanlışları ortaya çıkarması ve bunlara karşı kararlı bir tutum alması son derece önemlidir.

Bir belediye başkanının, milletvekilinin veya üst düzey yöneticinin partiye yakın olması, hakkında ortaya çıkan iddiaların görmezden gelinmesi için gerekçe olamaz. Tam tersine, siyasi sorumluluk taşıyan kişilerin daha yüksek bir hesap verebilirlik anlayışıyla hareket etmesi gerekir.

Eğer bir dosyada ciddi bulgular varsa, o dosyanın üzerinin örtülmesine değil, hukuka uygun biçimde aydınlatılmasına katkı sunulmalıdır. Eğer bir kamu görevlisinin görevini kötüye kullandığı tespit edilirse, siyasi konumu ne olursa olsun gerekli idari ve hukuki süreçler işletilmelidir. İddialar kanıtlanmamışsa da kişi, siyasi baskı altında peşinen suçlu ilan edilmemelidir.

Böyle bir yaklaşım, AK Parti’nin kendi seçmenine de güçlü bir mesaj vermesini sağlar: Bizim için önemli olan kişilerin kimliği değil, yaptıkları işin doğruluğu ve hukuka uygunluğudur.

İşte o zaman yolsuzlukla mücadele söylemi, yalnızca siyasi bir slogan olmaktan çıkar ve uygulamayla desteklenen bir ilkeye dönüşür.

KELLE ALMAK DEĞİL, HESAP SORMAK!

Daha önceki yazılarımda da siyasetin temizlenmesi gerektiğini, toplumun geldiği noktada artık ciddi bir yüzleşmeye ihtiyaç duyulduğunu vurgulamıştım. Bugün de aynı düşüncedeyim. Ancak burada sözünü ettiğim şey, siyasi öfkeyle insanların görevlerinden uzaklaştırılması ya da yargı kararlarının siyasi beklentilere göre şekillenmesi değildir.

Mesele, görevini kötüye kullandığı somut biçimde ortaya konulan kişiler için siyasi koruma duvarlarının kaldırılmasıdır.

Kamu görevini bir hizmet makamı olarak değil, kişisel çıkar elde etme aracı olarak kullanan kim varsa, bunun hesabını hukuk önünde vermelidir. Partisi, makamı, çevresi veya siyasi geçmişi ne olursa olsun, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması karşısında kimse ayrıcalıklı olmamalıdır.

Siyasette gerçek temizlik, birkaç kişinin görevden alınmasıyla tamamlanmaz. Bir kişinin görevden alınması, ancak sorunların ortaya çıkarılmasına ve hesap verebilirliğin sağlanmasına kapı aralıyorsa anlamlıdır. Aksi hâlde kamuoyunun tepkisi bir süre sonra diner, tartışmalar başka bir başlığa taşınır ve aynı sorunlar farklı isimlerle yeniden karşımıza çıkar.

Bu nedenle kişilere odaklanırken sistemi de sorgulamak zorundayız.

Kamu kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, denetim mekanizmalarının ne kadar etkili olduğu, belediye şirketlerinin nasıl yönetildiği, ihalelerin ne ölçüde şeffaf yürütüldüğü ve siyasi kararların hangi ölçütlere göre alındığı açık biçimde ortaya konulmalıdır. Siyasi partiler kendi denetim mekanizmalarını güçlendirmeli, kamu kurumları bağımsız denetimi etkinleştirmeli ve yargı süreçleri hiçbir siyasi müdahale olmadan ilerlemelidir.

Çünkü asıl başarı, yalnızca yanlış yapanları cezalandırmak değil, yanlış yapılmasına imkân veren düzeni de değiştirebilmektir.

BUGÜN BU FIRSAT İYİ DEĞERLENDİRİLMELİ

Fon meselesiyle başlayan tartışmaların, yalnızca günlük siyasetin bir başlığı olarak kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bugün ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’de siyasi etik, kamu kaynaklarının korunması ve hesap verebilirlik konusunda daha kapsamlı bir adım atılmasına vesile olabilir.

AK Parti açısından bu, kendisine yöneltilen eleştirilere yalnızca sözle cevap verme fırsatı değil, uygulamada farklı bir yaklaşım ortaya koyma imkânıdır. Muhalefet açısından da aynı ilke geçerlidir. Hiçbir siyasi parti, kendi mensupları hakkındaki ciddi iddiaları yalnızca siyasi rekabetin bir parçası olarak görmemeli; iddiaların aydınlatılmasına katkı sunmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı, bir partinin diğerine karşı üstünlük kurduğu bir siyasi hesaplaşma değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, yolsuzlukla mücadelede ortak bir standardın oluşturulmasıdır.

Eğer savcılıkların önünde iktidar veya muhalefet mensupları hakkında ciddi ve somut delillere dayanan dosyalar varsa, bunlar hukuk çerçevesinde sonuçlandırılmalıdır. Hiçbir dosya siyasi gerekçelerle bekletilmemeli, hiçbir kişi siyasi kimliği nedeniyle hedef alınmamalı ve hiçbir makam soruşturmalardan kaçış yolu olarak kullanılmamalıdır.

Böyle bir yaklaşımın ortaya konulması, yalnızca iktidarın değil, bütün siyaset kurumunun güvenilirliğini artıracaktır.

Elbette bu sürecin kısa vadeli siyasi sonuçları olabilir. Bazı isimler rahatsız olabilir, bazı çevreler eleştiriler yöneltebilir. Ancak siyasi sorumluluk, yalnızca bugünün hesaplarını yapmak değildir. Asıl sorumluluk, gelecekte bu ülkenin kurumlarına duyulan güveni koruyabilmektir.

Bir siyasi parti, kendi içindeki yanlışları görmezden gelerek kısa vadede bazı tartışmalardan kurtulabilir. Fakat uzun vadede bunun bedelini hem kendisi hem de siyaset kurumu öder. Buna karşılık kendi içindeki sorunlarla yüzleşebilen, iddiaların üzerine gidebilen ve hukukun işlemesine engel olmayan bir siyasi anlayış, toplumun güvenini yeniden kazanma şansı yakalar.

SON SÖZ: MİLLET HERKES İÇİN AYNI ADALETİ İSTİYOR

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni siyasi sloganlar değil, adalet duygusunu güçlendirecek somut adımlardır.

Bir zamanlar dava uğruna evlerin satıldığı bir siyasi anlayıştan, ev ve makam uğruna davanın gözden çıkarıldığı düşüncesinin tartışıldığı bir noktaya gelmişsek, burada durup düşünmek zorundayız. Bu cümle, yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değil, bugünün siyasetine yöneltilmiş ciddi bir uyarıdır.

Siyaset yeniden itibar kazanmak istiyorsa önce kendi içindeki çıkar ilişkileriyle yüzleşmelidir. Kamu kaynakları kişisel menfaatlerin değil, milletin ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılmalıdır. Makamlar ayrıcalık sağlamak için değil, sorumluluk üstlenmek için değerlendirilmelidir.

AK Parti’nin önünde bugün böyle bir fırsat bulunuyor. Fon meselesi ve kamuoyunda tartışılan diğer iddialar, hukuka uygun, şeffaf ve parti ayrımı gözetmeyen bir hesap verebilirlik anlayışının başlangıcı olabilir. Bu fırsatın değerlendirilmesi, yalnızca bir partinin siyasi geleceği açısından değil, Türkiye’de adalet duygusunun güçlenmesi bakımından da önemlidir.

Ancak unutulmamalıdır ki adalet, birilerinin beklentisini karşılamak için değil, herkes için işletildiğinde adalettir. Yolsuzlukla mücadele de ancak iktidara, muhalefete, belediye başkanına, milletvekiline ve bürokrata aynı hukuki ölçüler uygulandığında inandırıcı olur.

Millet artık kimin hangi partiden olduğuna göre değişen bir adalet anlayışı görmek istemiyor. Millet, kendi vergilerinin hesabının sorulmasını, kamu kaynaklarının korunmasını ve siyasi makamların kimseye dokunulmazlık sağlamamasını istiyor.

Bugün bu fırsat iyi değerlendirilmelidir. Gerekirse siyasi bedel ödenmeli, gerekirse yanlış yapanlarla yollar ayrılmalı; ancak bütün bunlar deliller, hukuk ve adil yargılanma ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirilmelidir.

Çünkü Türkiye’nin geleceği, kimin kimi siyasi olarak yendiğiyle değil, hukukun karşısında herkesin eşit olduğuna toplumun ne kadar inanabildiğiyle şekillenecektir.

Unutulmasın: Siyaseti kurtaracak olan, kendi insanını korumak değil, doğruyu kim yaparsa yapsın savunmak; yanlışı kim yaparsa yapsın hukuk önünde hesap vermesini sağlamaktır.

Kalın sağlıcakla…

Yazarın Yazıları