Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Christodulides ile verdiği samimi görüntüler ve ardından yaptığı açıklamalar, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir siyasi tablonun ortaya çıkmasına neden oldu. Abbas’ın, İsrail’le ilişkilerinin iyi olduğunu belirttiği Rum liderden iki taraf arasında arabuluculuk yapmasını istemesi yetmezmiş gibi, Güney Kıbrıs’ta kendisini evinde gibi hissettiğini söylemesi, bana göre önemli bir siyasi tutarsızlığın göstergesidir.
Peki, Mahmud Abbas neden kendisini orada evinde gibi hissediyor? Türkiye’ye karşı yıllardır hasmane bir tutum sergileyen, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinde karşısına çıkan engellerin önemli aktörlerinden biri olan ve İsrail’le yakın ilişkileriyle bilinen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Filistin davasının hangi tarafında duruyor?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
İsrail’le yakın ilişkiler kuran, bölgesel politikaları Türkiye ile sık sık karşı karşıya gelen bir yönetimin lideriyle samimi görüntüler veren Mahmud Abbas, üstelik İsrail’le ilişkilerin geliştirilmesi konusunda bu yönetimden arabuluculuk talep ediyor. Ardından da kendisini orada evinde gibi hissettiğini ifade ediyor.
İnsan sormadan edemiyor: Filistin Devlet Başkanı, Filistin halkının yaşadığı acıları, yıllardır süren işgali ve bağımsızlık mücadelesini düşünerek mi hareket ediyor, yoksa diplomatik ilişkiler uğruna siyasi ilkelerinden taviz mi veriyor?
Elbette devletler arasında diplomatik ilişkiler kurulabilir. Elbette farklı ülkelerin liderleriyle görüşmeler gerçekleştirilebilir. Ancak her diplomatik temasın masum bir nezaket ziyareti olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir. Özellikle Filistin gibi yıllardır ağır bedeller ödeyen bir halkın geleceği söz konusu olduğunda, siyasi tercihlerin ne anlama geldiğini sorgulamak gerekir.
Benim eleştirim tam da bu noktada başlıyor.
Mahmud Abbas’ın, İsrail’le yakın ilişkiler içindeki Güney Kıbrıs Rum Yönetimi karşısında sergilediği bu samimi tavrı doğru bulmuyorum. Daha da önemlisi, Türkiye’nin hassasiyetlerini görmezden gelen bu yaklaşımın Filistin davasına ne kazandırdığını anlamakta güçlük çekiyorum.
Türkiye, Filistin halkının haklarını savunurken yalnızca diplomatik açıklamalarla yetinmedi. Filistin meselesini uluslararası platformlarda gündeme taşıdı; Filistinlilerin bağımsızlık, özgürlük ve kendi topraklarında güven içinde yaşama taleplerini destekledi. Türk milletinin Filistin halkına duyduğu yakınlık da siyasi sınırları aşan, tarihsel ve insani bir duyarlılığa dayanıyor.
Böyle bir ortamda, Filistin Devlet Başkanı’nın Türkiye ile ciddi görüş ayrılıkları bulunan Rum Yönetimi lideriyle yakınlık mesajları vermesi, Türkiye kamuoyunun tepkisini çekebilecek bir tercihtir.
Burada açık konuşmak gerekiyor: Türkiye, Filistin halkına destek verdiği için Filistinli yöneticilerin her siyasi kararını onaylamak zorunda değildir. Filistin halkının yanında olmak başka, o halk adına siyaset yapan yöneticilerin yanlış bulduğumuz tercihlerine sessiz kalmak başkadır.
Ben Mahmud Abbas’ın bu tutumunu eleştiriyorum. Çünkü bana göre bir lider, temsil ettiği halkın haklarını savunurken yalnızca kendisine diplomatik kapılar açan ülkelerle ilişkilerini değil, hangi siyasi çevrelerle yakınlaştığını ve bu yakınlığın ne anlama geldiğini de hesaba katmalıdır.
İsrail’le yakın ilişkiler yürüten bir yönetimden medet ummak, ardından o ülkede kendisini evinde hissettiğini söylemek, Filistin davasının savunuculuğunu yapan bir lider açısından izaha muhtaç bir tablodur.
Mahmud Abbas’ın sorunu yalnızca Güney Kıbrıs ziyaretinden ibaret değil. Asıl sorun, siyasi tercihleriyle Filistin davasının ruhu arasında giderek büyüyen bir mesafe bulunduğu yönündeki kanaattir.
Filistin meselesinin yıllardır çözüme kavuşamamasında İsrail’in işgal politikalarının ve uluslararası toplumun etkisizliğinin yanı sıra Filistinli siyasi aktörler arasındaki derin ayrışmanın da önemli bir payı bulunuyor.
Bir tarafta Mahmud Abbas liderliğindeki El Fetih, diğer tarafta Hamas var. Bu iki hareket arasındaki siyasi ve ideolojik farklılıklar, Filistin siyasetini uzun yıllardır bölünmüş bir halde tutuyor. Ortak bir siyasi iradenin oluşturulamaması, Filistin halkının bağımsızlık mücadelesini zayıflatıyor.
Hamas ile El Fetih’in yöntemleri ve siyasi tercihleri elbette ayrı ayrı değerlendirilebilir. Ancak Filistin halkının geleceği söz konusu olduğunda, siyasi hesapların ulusal birliğin önüne geçmesi kabul edilebilir değildir.
İsrail’in Filistinli siyasi aktörler arasındaki ayrışmalardan yarar sağlayabildiği de göz ardı edilmemelidir. Filistinlilerin kendi aralarında uzlaşamadığı, ortak bir strateji geliştiremediği ve birbirlerinden bağımsız hareket ettiği bir ortam, bağımsızlık mücadelesini daha da zorlaştırıyor.
İşte tam da bu nedenle Filistin’i yönetenlerin siyasi tercihlerini sorgulamak gerekiyor. Filistin halkı ağır bedeller öderken, bu halkı temsil ettiğini söyleyen yöneticilerin hangi ülkelerle yakınlık kurduğu, kimlerden destek istediği ve hangi politikaları benimsediği önem taşıyor.
Mahmud Abbas’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ziyaretini de bu çerçevede değerlendiriyorum.
Bana göre Mahmud Abbas doğru tarafta durmuyor. Türkiye’nin hassasiyetlerini göz ardı ederek, İsrail’le yakın ilişkiler içindeki bir yönetimin lideriyle bu derece samimi görüntüler vermesini Filistin davasının çıkarları açısından doğru bulmuyorum.
Üstelik mesele yalnızca Türkiye’nin hassasiyetleri de değil. Mesele, Filistin halkının bağımsızlık mücadelesini temsil ettiğini söyleyen bir liderin, bu mücadelenin temel hedefleriyle ne kadar uyumlu hareket ettiğidir.
Türkiye, Filistin halkının dostudur. Ancak Filistin halkına dost olmak, Mahmud Abbas’ın her kararını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Tam tersine, Filistin’in geleceğini önemseyen herkesin, Filistin adına karar veren siyasetçilerin tercihlerini sorgulaması gerekir.
Mahmud Abbas’ın, kendisini evinde hissettiğini söylediği Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurduğu yakınlığın Türkiye’de yarattığı rahatsızlığı anlaması gerekir. Türkiye’yi karşısına alabilecek bir siyasi tutum sergilerken, bu ülkenin Filistin meselesinde bugüne kadar ortaya koyduğu iradeyi de unutmamalıdır.
Hiç kimse Türkiye’nin Filistin halkına yönelik desteğini bir zorunluluk olarak görmemeli, bu desteğin arkasındaki tarihsel, insani ve siyasi hassasiyetleri yok saymamalıdır.
Filistin halkının bağımsızlık mücadelesi, günübirlik diplomatik hesaplardan çok daha büyüktür. Bu dava, kişilerin siyasi konumlarını koruma çabalarına, örgütsel rekabete ve tutarsız diplomatik tercihlere kurban edilemeyecek kadar önemlidir.
Sonuç olarak Mahmud Abbas’ın Güney Kıbrıs ziyaretinde verdiği görüntüleri ve yaptığı açıklamaları doğru bulmuyorum. İsrail’le yakın ilişkiler içindeki Rum Yönetimi liderinden arabuluculuk bekleyen ve orada kendisini evinde hissettiğini söyleyen bir Filistin liderinin siyasi tercihlerini sorgulamak, en doğal hakkımızdır.
Çünkü mesele yalnızca kiminle görüşüldüğü değil, kiminle hangi amaç doğrultusunda yakınlık kurulduğudur.
Filistin halkının bağımsızlığını gerçekten önceleyen bir siyaset, her şeyden önce tutarlılık gerektirir. Türkiye’nin hassasiyetlerini görmezden gelen, Filistin davasının temel hedefleri açısından soru işaretleri doğuran ve siyasi açıdan çelişkili görünen tercihlerle bu mücadelenin başarıya ulaşması mümkün değildir.
Benim kanaatim nettir: Mahmud Abbas’ın bu yaklaşımı ciddi biçimde eleştirilmeli, Filistin halkının çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğü sorgulanmalıdır.
Filistin halkının yanında olmak, Mahmud Abbas’ın yanında olmak demek değildir. Filistin davasını savunmak, Filistin adına yapılan her siyasi tercihe destek vermek anlamına da gelmez.
Bizim ölçümüz kişiler değil, ilkeler olmalıdır. Bizim önceliğimiz siyasi hesaplar değil, Filistin halkının özgürlüğü ve bağımsızlığı olmalıdır.
Ve bugün Mahmud Abbas’a sorulması gereken soru şudur:
İsrail’le yakın ilişkileri bulunan bir yönetimin liderinin yanında kendinizi evinizde hissediyorsanız, Filistin halkının yıllardır süren bağımsızlık mücadelesinin hangi tarafında duruyorsunuz?
Kalın sağlıcakla…










