Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu

Vicdanın Kaleminden: Avukat Çiğdem Kekeç ve Toplumu Saran Üç Büyük Çıkmaz

09.05.2026 12:10
Haber Detay Image

Bir avukatın dosyasına bakıyorsunuz. Ne görürsünüz? Bir dava numarası, iki taraf, bir talep. Soğuk, mesafeli, usul. Ama Avukat Çiğdem Kekeç’in kalemine baktığınızda gördüğünüz şey bambaşka: Bir kadının çaresizliği, bir bürokratın arkasına sığındığı görünmez zırh, bir çocuğun ekranda öğrendiği şiddet. O, köşe yazılarını mahkeme salonunun o klimalı, steril havasından çıkarıp hayatın tam ortasına, tam da en çok acıyan yerine koyan ender isimlerden. İtiraf edeyim, onu okurken “Bu avukat değil, bu bir vicdan muhabiri” diye düşünüyorum.

Son günlerde üç yazısına denk geldim: “Kıyıda Kalanlar…”, “Adalet, Eğitim ve İnsanlık Onuruna Dair…” ve “Yeni Nesil Şiddet, Dijital İllüzyon Gerçek Acı, Sanal Oyun.” Üç ayrı başlık, üç ayrı dünya. Ama öyle bir yerden bakıyor ki, hepsi aynı derdin etrafında dönüyor. Şu soru etrafında: “Sistem, insanı korumadığında, insanlık neye dönüşür?”

İşte bu soru, beni yakaladı. Ve eminim ki sizi de yakalayacak.

Kıyıda Kalan Kadın: “Kocamın elinde ölmek mi, sokakta aç kalmak mı?”

Kekeç, “Kıyıda Kalanlar…”da şöyle bir manzara çiziyor: Boşanma kararı almış bir kadın. Ama ne baba evi ona açık ne devlet. Babası diyor ki: “Kendi düşen ağlamaz.” Kocası diyor ki: “Ya dön ya da öl.” İkisi arasında kalan kadın aslında bir kıyıya vurmuş. Ve o kıyıda soruyor: “Kocamın elinde ölmek mi, sokakta aç kalmak mı?”

Bizleri durup düşünmeye davet ediyor. Biz hangi ülkede yaşıyoruz? Asgari ücretli bir annenin maaşı kreş ücretini zor karşılarken, devlet anneye “Ayaklarının üzerinde dur” diyor. Peki nasıl? Köşede sihirli bir değnek mi var? Yok. İşte tam burada Kekeç sıradan bir avukattan ayrılıyor. O, yıllarca Aile Mahkemeleri’nde, Bakanlık koridorlarında anlattığı bu gerçeği, artık köşe yazısıyla haykırıyor. Ve bu onun en büyük başarısı: Çaresizliği görünür kılmak. “Toplumun vicdanı kararmış” demekten çekinmemek.

Bence bu yazıyı okuyan her erkek şunu sormalı: “Ya benim kızım?” Her kadın da: “Ben bu kıyıya ne zaman vururum?”

Makam Zırhı ve Adaletin Namusu: “Kahraman beklemek sistem başarısızlığıdır”

Kekeç bir başka yazısında çok sert bir benzetme yapıyor. Diyor ki: Kamu gücü, bürokrat için görünmez bir zırh. Bu zırh sayesinde hata, kusur, hatta cürüm örtülüyor. Sonra Tunceli’deki bir hadiseyi hatırlatıyor. Savcı Ebru Cansu’nun azmiyle aydınlanan bir olay. Ve soruyor: “Adalet, sistemin kendi çarkları tarafından mı korunmalı, yoksa sadece kahraman bireylerin şahsi vicdanına mı emanet edilmeli?” Cevabı yapıştırıyor: Eğer bir cinayetin aydınlanması için savcının sisteme direnmesi gerekiyorsa, o sistem paslanmış demektir.

İşte burada Kekeç sadece eleştirmiyor, çözüm de sunuyor. Diyor ki: “Yargı bağımsızlığının fiziksel güvencesi sağlanmalı, ‘izin’ kalkanı kaldırılmalı, adli süreçler değiştirilemez dijital kayıtlarla korunmalı.” Gördün mü? Hukuk teknolojilerine hâkim, sistemi dönüştürme derdinde.

Ama asıl vurucu olan şu: Eğitimin merkezine “merhamet” ve “yaratılanı sevmek” şuurunu koyuyor. Çünkü biliyor ki, bir çocuğa acıyı hissettirmeden yetiştirirsen, o çocuk yarın bir makama geldiğinde devleti bir hizmet aracı değil, bir tahakküm sopası olarak kullanır. İşte bu tespit, Kekeç’i bir hukukçudan çok bir toplum filozofu yapıyor. Ve bence haklı.

Dijital İllüzyon: “Game over” tuşunun olmadığı gerçeklik

Bir diğer yazısında. Bu belki de en ürkütücü olanı. Ortaokul çağındaki çocukların okul koridorlarını “oyun haritası”, ellerindeki silahı “oyun ekipmanı” olarak gördüğü bir çağda yaşıyoruz. Kekeç diyor ki: Oyunlardaki “öldürdükçe puan kazan” mekanizması, çocukların beyninde ölümü geri dönüşü olmayan bir son olmaktan çıkarıyor. Ve sonra bir çocuk gerçek bir silahı tuttuğunda, “game over” tuşunu arıyor. Oysa hayatta öyle bir tuş yok.

Çözüm yine aynı yerde: Vicdan ve merhamet eğitimi. “Silah tutan elleri değil, o silahı tutmaya karar veren zihinleri ve o zihinlere yön veren kalpleri iyileştirmeliyiz” diyor. Bu cümleyi bir avukattan duymak, bir eğitimciden duymaktan daha mı az değerli? Bence daha da kıymetli. Çünkü o biliyor ki, ceza ne kadar ağır olursa olsun, çocuk şiddeti bir “içerik” olarak görüyorsa, hiçbir yasa tek başına yeterli değildir.

Şimdi üç yazıyı yan yana koyuyorum. Bir kadın, bir bürokrat, bir çocuk. Aynı hikâyenin üç kahramanı. Kekeç ne diyor? Diyor ki: Sistem insanı merkeze almadığı sürece, kaybeden hep insanlık olur. İster boşanmış bir kadın ister makam zırhı arkasına gizlenmiş bir fail, ister ekran başında şiddeti öğrenen bir çocuk olsun.

İşte bu yüzden onun kalemi önemli. O, mahkeme salonlarında gördüğü acılarla, bakanlık koridorlarında dinlediği sessiz çığlıklarla, sokakta şiddete sürüklenen çocukların gözlerindeki boşlukla yazıyor. Soğuk kanun maddeleriyle değil, sıcacık bir insanlık haliyle.

Kekeç bize şunu hatırlatıyor: Devletin namusu adalettir. Adaletin mayası ise merhamettir. Merhamet olmayan yerde ne hukuk işler ne kadın güler ne çocuk güvende olur.

Avukat Çiğdem Kekeç’in kaleminin mürekkebi kurumasın. Çünkü onun yazdığı her satır, bir kadının karanlıkta yaktığı kibrit, bir bürokratın zırhına saplanan iğne, bir çocuğun ekranında beliren uyarı ışığıdır. Umarım sesi çoğalır, yazıları daha çok okunur. Ve toplumun vicdanı bir gün onun tarif ettiği gibi kararmaktan kurtulur.

Sevgi, adalet ve merhametle kalın.

Yazarın Tüm Yazıları