Halk masallarının bizi yüzyıllardır aynı yerden yakalamasının sebebi, çocuksu bir fantezi dünyası sunmaları değil; insan ruhunun en karanlık, en manipülatif labirentlerini kristalize bir netlikle önümüze koymalarıdır. Rapunzel’i düşünün. Hafızamız bizi hemen o tanıdık, klişe görsele götürür: Baltalık bir ormanın ortasında yüksek bir kule, pencereden sarkan metrelerce sarı saç ve aşağıda bekleyen kurtarıcı bir prens.
Fakat bu kolektif anlatıda, insan ilişkilerinin en derin illüzyonunu barındıran büyük bir yanılgı gizlidir: Cadının Rapunzel’i oraya demir zincirlerle bağladığını sanırız. Oysa kulelerin soğuk taşlarından daha tekinsiz olan şey, fiziksel kelepçeler değildir. Cadı, Rapunzel’i zincirlerle bağlamaz aslında onu özenle, adeta bir örümcek ağı gibi ilmek ilmek örerek hapsetti. Ve tam da bu yüzden, o kuleden yükselen feryat, modern dünyada hâlâ durmaksızın tekrarlanıyor.
Gelin, masalın o loş odasına psikolojik bir mercekle, arketiplerin gözünden yeniden bakalım. Cadı, altından saçları olan o küçük kız çocuğunu kuleye kapattığında ona işkence etmedi. Ona dünyayı kapattı; ancak dünyayı kapatırken kendisini “tek güvenli liman” olarak sundu.
Bir örümcek, avını aceleyle öldürmez; önce onu hareket edemez hale getirecek ipeksi, yumuşak ama kaçışı imkânsız bir ağla sarmalar. Cadının ördüğü ilk iplik de buydu: “Dışarısı tehlikeli, seni sadece ben koruyabilirim.” Şefkat maskesi takmış bu yutucu kontrol arzusu, Rapunzel’in zihnine öyle bir işlendi ki, kule onun için bir hapishane değil, bir sığınak halini aldı. İnsan, kendisini canı pahasına “koruduğunu” iddia eden bir güce karşı nasıl tahkimat yapabilir, ona nasıl öfke duyabilir? Ağ, minnet duygusuyla genişledi; suçluluk psikolojisiyle derinleşti. Rapunzel, kendisine örülen bu kozayı zamanla kendi evi sandı.
İhanetin Merdiveni
Masalın en can alıcı motifi, o meşhur ve ürpertici çağrıdır: “Rapunzel, uzat saçlarını!”
Buradaki trajik paradoks genellikle gözden kaçar. Cadı, Rapunzel’e ulaşmak için dışarıdan bir merdiven kullanmaz. Kızın kendi öz varlığını, onun en büyük estetiğini, gücünü ve kimliğini (saçlarını), onu sömürmenin ve kuleye tırmanmanın bir aracı haline getirir. Örümcek ağının merkezindeki kurban, kendi ipleriyle bağlandığının farkında bile değildir, aksine, o ipleri her gün özenle tarar, büyütür ve besler. Rapunzel saçlarını her uzattığında, kendisini tutsak eden o manipülatif sevgiyi kendi elleriyle yukarı taşır, kendi narsisistik istismarına suç ortaklığı eder. Bu, şefkatle soslanmış patolojik bir bağımlılık ilişkisi denilebilir. “Seni seviyorum, öyleyse sadece bana ait olmalısın” diyen o ilkel, yutucu ebeveyn veya partner arketipinin ta kendisidir.
Makasın İyileştirici Acısı
Yazının başında sözünü ettiğimiz o görünmez bağ, hikâyenin kırılma noktasında tamamen aşikar hale gelir. Prens kuleyi keşfettiğinde ve cadı bu “ihaneti” öğrendiğinde ne yapar? Rapunzel’i zindana atmaz, onu fiziksel olarak hırpalamaz. Yaptığı ilk şey, o upuzun saçları kökünden kesmektir.
Bu kesme eylemi, sadece cezalandırıcı bir öfke patlaması değildir; o özenle örülmüş örümcek ağının, o hastalıklı simbiyotik bağın zoraki ve kanlı bir şekilde koparılmasıdır. Cadı, saçları keserek aslında Rapunzel’i kendi varlığından, onu kuleye bağlayan o “özenli” narsisistik uzantıdan mahrum bırakır. O makas darbesi, Rapunzel'in kuleden ibaret olan sahte kimliğinin ölümüdür. Kız, saçları kesilip çöle sürüldüğünde ilk kez çıplak gerçeklikle, yani kendi yoksulluğu, kendi yalnızlığı ve aynı zamanda kendi gerçek gücüyle baş başa kalır. Bireyleşme, o ağın paralandığı ve canın yandığı o ilk çöl rüzgarıyla başlar.
Modern Kulelerin Görünmez Mimarları
Bugün etrafımıza baktığımızda, demir parmaklıkları olmayan ne çok kule, canımızı yakmadığı için fark etmediğimiz ne çok zincir görüyoruz. Dijital dünyanın bizi “bağlantıda tutma” vaadiyle kendi algoritmik ağlarına hapsetmesinden tutun da “iyiliğimizi istediği için” hayat alanımızı daraltan mikro-iktidarlara, konfor alanı illüzyonlarına kadar... Hepsi aynı cadının, aynı özenli örgü tekniğini kullanıyor.
Görünür düşmanla savaşmak kolaydır; ona öfke duyar, zinciri kırmak için bilenirsiniz. Asıl tehlikeli olan, bizi incitmeden, bizi sevdiğini ve koruduğunu iddia ederek etrafımıza koza örenlerdedir. İnsanın kendi içine fırlatıldığı, merkeze uzak ve loş bir hapishane olan o ruhun taşrasında, kulelerin sahte konforunda kaybolmamak için bazen o saçların kesilmesinin acısına katlanmak, o sahte şefkat ağını yırtıp atmak gerekir.









