Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu

Aynadaki Yabancı

13.06.2026 16:42
Haber Detay Image

Gündelik hayatın akışında bizi aniden ele geçiren, uykularımızı kaçıran, zihnimizde aynı sahneyi defalarca oynatan o yoğun öfke patlamalarını düşünelim. Çoğunlukla arkamızı döner ve bizi bu hale getiren “suçlu nesneyi” tereddüt etmeden işaret ederiz: O saygısız iş arkadaşı, o bencil partner, o sınır tanımaz yabancı… Oysa Carl Gustav Jung, tam da bu noktada elimizi tutar ve projektörü dışarıdaki düşmandan alıp içerideki karanlık odaya çevirir. Jung’a göre, bir şeylerin bizi kızdırmasına izin verdiğimizde, gücü tamamen karşı tarafa teslim ederiz. Aslında bütün bu zaman boyunca hiddetlendiğimiz şey, dışarıdaki insan değil; kendi kendiliğimizin o insana yansıttığımız bilinçdışı bir parçasıdır.

Yani mesele hiçbir zaman sadece “O ne yaptı?” sorusu değildir. Asıl mesele, “Onda beni bu kadar sarsan şey, benim içimde neye dokundu?” sorusunda gizlidir.

Jungiyen psikodinamikte normal bir rahatsızlık ile bir kompleksin aktive olması arasında hayati bir fark vardır. Rahatsızlıkta kişi duruma tepki verir ve geçer. Ancak bir kompleks tetiklendiğinde, tepki kişiyi tamamen ele geçirir. Bedensel gerilimler, hazımsızlıklar, bitmeyen içsel kavgalar… Bunlar dış dünyaya verilen rasyonel tepkiler değil; egonun kendi bilinçdışı içeriğiyle çatışmasının bedensel ve zihinsel sızıntılarıdır.

Çünkü öfkelendiğimiz kişide çoğu zaman kendi gölgemizi görürüz:

Bastırdığımız o yıkıcı saldırganlığı,

Kendimize hak görmediğimiz ama onun fütursuzca yaşadığı o özgürlüğü,

Kabul etmekten kaçındığımız haseti,

Gizli narsisizmimizi ya da inkâr ettiğimiz o incinebilir zayıflığımızı…

Bu yüzden bazı insanlar bizi “orantısız” bir biçimde tetikler. Karşımızdaki kişi yalnızca bir projektör perdesidir; oysa film tamamen bizim içimizden oynatılmaktadır. Yansıtma devam ettiği sürece, insan kendi ruhsal malzemesini dışarıdaki düşmanlarla savaşarak yönetebileceğini sanır. Bu sahte illüzyon ise sadece bitmek bilmeyen suçlamalar, kurban rolleri ve tekrar eden ilişki kördüğümleri üretir. Gölgeyi tanımadığımızda kötülük hep dışarıda, suç hep ötekinde, tehdit hep karşı taraftadır.

Mağduriyetin Zehirli Konforu

Peki, bu projektör perdesini indirmek ve gölgeyle yüzleşmek için ne yapıyoruz?

İlk adım, o “orantısız tepkiyi” bir sinyal fişeği kabul etmektir. Bir olay karşısındaki duygumuz asimetrik bir yoğunluğa ulaşıyorsa, orada sahipsiz kalmış bir kompleksin uyandığını fark etmek gerekir. Ardından, en çok kullandığımız “Asla yapmam” ve “Nefret ediyorum” cümlelerinin peşine düşmek gelir. Katı ahlaki yargıların arkasına saklanan gölge, bizi o nefret ettiğimiz şeyin tam zıttı olmak için kendimize ne kadar büyük bir sansür uyguladığımızı görmeye davet eder.

En zoru ise mağduriyetin sağladığı o zehirli konfor alanından, yani “sürekli haklı olma” iktidarından vazgeçmektir. Karşı tarafı suçlamanın getirdiği sahte ahlaki üstünlüğü bırakıp, “Bu ruhsal senaryoda benim bilinçdışı ortaklığım ne?” diyebilmek, egonun en çok canını yakan ama insanı özgürleştiren tek adımdır.

Düşmanı Yok Etmekten, Kendini Tanımaya

Gölgeyi geri çekmek, öfkeyi sihirli bir değnekle yok etmez. Ama öfkenin yönünü değiştirir: Dışarıdaki düşmanı imha etme arzusundan, içerideki bilinmeyen parçayı tanıma ve entegre etme cesaretine doğru bir kırılma yaratır.

Jungiyen açıdan olgunlaşma tam da burada başlar. İnsan, dünyanın rüzgârına göre savrulan ve sadece dışarıya reaksiyon gösteren bir nesne olmaktan çıkar; kendi karanlığını, kendi taşkınlığını ve kendi eksikliğini taşıyabilen sahici bir özneye dönüşür. Kendi karanlığımızla yüzleşme cesareti gösterdiğimizde, dış dünyadaki o devasa “düşmanlar” da yavaş yavaş panayır figürleri gibi küçülür ve sadece kendi hikayesini yaşayan sıradan insanlara dönüşür.

Yazarın Tüm Yazıları