Bursa’nın yanı başında, şehirden sadece 7 kilometre sonra başlayan o zeytin ağaçlarının arasından süzülürken insanı büyülemeye başlar İznik. Sokaklarına adım attığınız anda zamanın vites değiştirdiği, her bir köşesinden Roma, Bizans ve Osmanlı’nın fısıltılarının yükseldiği bir açık hava müzesidir burası. Ancak bu gidişimde dikkatimi çeken ilk şey, sokakları dolduran cıvıl cıvıl bir gençlikten ziyade, o surların ve asırlık çınarların gölgesinde sakince vakit geçiren, adeta kentin tarihini yüzlerindeki çizgilerde taşıyan bilge yaşlı nüfusu oldu. İznik, insanıyla da yaşayan bir tarih gibiydi.
Tabii bu kadar yürüyüş ve tarih turu insanı acıktırıyor. Tam o sırada yolumuz, bugün Türkiye’nin dört bir yanında şubeleri olan Köfteci Yusuf’a düştü. Meğer markanın kurucusu Yusuf Akkaş da İznik doğumluymuş ve bu devasa hikâye, ilk olarak tam da burada küçük bir kasap dükkânı olarak başlamış. Orada yediğim köfteler, İstanbul’dakilerden çok daha lezzetli geldi bana. Belki o toprağın havasından, belki köklerinin tam da bu kasaba olmasının getirdiği o esnaflık sırrından ya da kim bilir, belki de İznik sokaklarını arşınlamaktan çok acıkmıştım… Ama tadı damağımda kaldı, orası kesin.
Enerjiyi depoladıktan sonra İznik’in o tarih kokan sokaklarında yürümeye devam ettim ve her adımda tarihin farklı bir katmanına çarptım. İlk Hristiyanlık konsillerine ev sahipliği yapmış olan, ruhani sakinliğiyle büyüleyen Küçük Ayasofya (Orhan Camii), Bizans’ın estetiğini Osmanlı’nın fethiyle harmanlayan duvarlarıyla selamladı beni. Birkaç sokak ötede ise Roma’nın ihtişamını, gladyatör dövüşlerinin heyecanını bugüne taşıyan devasa Roma Antik Tiyatrosu yükseliyordu. Anadolu’da düzlüğe inşa edilmiş nadir tiyatrolardan biri olan bu yapı, taş işçiliğinin zirvesini sunuyordu. İznik, Osmanlı’nın ilk başkentlerinden biri olmanın gururunu ise, İstanbul’un fethine giden yolda devletin omurgasını oluşturan, türbesi de bu topraklarda bulunan veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın izleriyle haykırıyordu.
İşte tam bu devasa tarihi mirasın ortasında, geçmişin tozlu sayfalarındaki sırları bugünün çamuruyla harmanlayan bir kültür kaşifinin atölyesine saptım. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile UNESCO çini sanatçısı olan, tam 40 yıldır ömrünü çamura şekil vermeye adamış Kadir Yılmaz’ın dünyasındaydım.
Kadir Usta, dile kolay geçen bu 40 yılda sadece devasa vazolar yapıp sınırları zorlayan bir zanaatkâr olmakla kalmamış, çininin hafızasını tutan bir bilgeye dönüşmüş. Atölyesinde beni karşılayan en büyüleyici parça ise antik dünyanın en dahi zekalarından birine, Pisagor’a ait olan “Adalet Kupası” (Ters Sifon Kupası) oldu.
Nedir bu Adalet Kupası?
MÖ 500’lerde yaşayan matematikçi Pisagor’un, insanın açgözlülüğünü tokatlamak için tasarladığı bir mühendislik harikası. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir kadeh gibi görünür ancak ortasında gizemli bir sütun barındırır. Eğer şarabınızı ya da suyunuzu adil bir sınırda doldurursanız afiyetle içersiniz. Fakat “Bir damla daha fazla olsun, benim olsun” derseniz, gizli sifon sistemi devreye girer ve kadehin içindeki tüm sıvı altındaki delikten tamamen dökülür. Pisagor, insanoğluna şu sessiz mesajı verir: “Çoğu isteyen, elindekinden de olur.”
Kadir Yılmaz, antik döneme ve Hitit tarihine duyduğu merakla bu kupanın peşine düşmüş. Dile kolay, arkasındaki 40 yıllık çini tecrübesini, aylarca süren ölçüm, deneme ve yanılma süreciyle birleştirmiş. Sonunda, Pisagor’un 2500 yıl önceki o matematiksel formülünü, İznik’in dünyaca ünlü çini sanatı ve kuars içeren zorlu çamuruyla yeniden hayata geçirmeyi başarmış.
İşte sanatın ve tarihin gücü tam olarak burada saklı. Roma Tiyatrosu’nun taşlarında yankılanan Roma adaleti, Çandarlı Halil Paşa’nın devlet aklı, Küçük Ayasofya'nın manevi iklimi ve Yunan adası Sisam’da doğan bir felsefe, kırk yıllık bir birikimle İznikli bir ustanın elinde çini motifleriyle bezenip insanlığa yeniden sunuluyor. Kadir Usta’nın elinden çıkan bu kupa; İznik çinisinin asaletini, matematiğin evrenselliğini ve en önemlisi bugünlerde unuttuğumuz o kadim “haddini bilme” erdemini yüzümüze çarpıyor.
İznik sadece göl kenarında balık yenecek ya da bir köfte molası verilecek bir yer değil. İznik; asırlık çınarların altında oturan o görmüş geçirmiş yaşlı insanlarında, Kadir Yılmaz gibi ustaların fırça darbelerinde, Pisagor’un adalet teorisini yaşatan, toprağı zekayla yoğuran diri bir hafıza merkezi.
Yolunuz düşerse, Roma Tiyatrosu’nu gezin, Küçük Ayasofya’da soluklanın, Çandarlı’nın izini sürün, o meşhur köfteden yiyin ve mutlaka Kadir Usta’nın atölyesine uğrayıp onun 40 yıllık emeğinin eseri olan bir adalet kupasından su için. İçin ve kendinize sorun: Hayatta kendi çizgimizi nerede çiziyoruz? Sınırı aşıp elimizdekileri de döküyor muyuz?
Çünkü bazen bir ustanın çamuru, bir filozofun bin sayfalık kitabından daha çok şey anlatır insana.










