Bir zamanlar yosun kokulu bir gölette bir kurbağa yavrusu yaşardı. Henüz kuyruğu olan, bacakları yeni filizlenen bir iribaştı. Yaşlı kurbağalar ona hep aynı şeyi söylerdi:
"Sabırlı ol. Suyun zamanı geçmeden karaya çıkılmaz."
Ama iribaş sarayın kulelerini gözetler, altın pencerelerin parlamasına hayran kalırdı. "Ben sıradan bir kurbağa olmayacağım," derdi. "Belki de bir prensimdir."
Hepimizin içinde bir yerde o iribaş yaşar. Hazır olmadığımız rollere hevesle soyunuruz. Başkalarının hikâyelerinde başrol kapmak isteriz, ama kendi hikâyemizi yazacak kadar hazır değiliz. Solungaçlarımızla karada nefes almaya çalışır, tıkanır kalırız.
Bugünün gençlerinin çoğunda aynı aceleyi görüyorum: Üniversite bitmeden staj, yirmilerde kariyer zirvesi, otuzda ev, evde çocuk… Hayat soluksuz bir yarış pistine dönmüş. Oysa büyümenin, olgunlaşmanın ve insan olmanın bir zamanı var. Ve o zaman hiçbir aceleye gelmez.
Masal Kurbağa Prens'i hatırlarsınız: Prenses altın topunu gölete düşürür, kurbağa yardım eder, bir öpücükle prens olur. Ama gerçek hayatta dönüşümler öyle sihirle olmaz. Zaman ister emek ister sabır ister.
İribaş bir gün prensesle karşılaşır. Altın top kaybolmuştur, prenses ağlamaktadır. İçinden bir ses der ki:
"Git, yardım et, belki prens olursun."
Ama başka bir ses fısıldar:
"Henüz hazır değilsin. Solungaçların var, akciğerlerin yok."
İribaş yine de kendini zorlar. Kuyruğunu çırpar, taşın üzerine tırmanır. Su dışında nefesi daralır, bedeni ağırlaşır. Prens olma hayaliyle, kurbağa bile olamama tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Prenses onu görünce şaşırır:
"Altın topumu getirirsen seni öperim."
İribaş son gücüyle topu iter. Öpücük gelir ama mucize gerçekleşmez. Çünkü bazı dönüşümler sihirle değil, zamanla olur.
Prenses sorar:
"Neden prens olmadın?"
İribaş cevap verir:
"Çünkü henüz kurbağa bile olmadım."
Önce kurbağa olacaksın, sonra prensliğe hevesleneceksin. Önce insan olacaksın, sonra büyük işler yapmaya kalkışacaksın. Önce kendini tanıyacaksın, sonra başkalarını yönetmeye soyunacaksın.
Bugün o kadar çok "henüz kurbağa olmamış prens" var ki… Dili öğrenmeden tercümanlık yapanlar, sanatının temelini atmadan sergi açanlar, insan ilişkilerini bilmeden yönetici koltuğuna kurulanlar. Sonra mutsuzluk şaşırtıcı geliyor. Cevap basit: Henüz kurbağa değiller.
Mevsimler geçti. İribaş bekledi. Kuyruğu kısaldı, bacakları güçlendi, solungaçları kayboldu. Bir gün karaya çıktı. Nefesi kesilmedi, sesi tok ve netti. Önce sıradan bir kurbağa oldu, sonra göletin en bilgesi.
Prenses tekrar geldi. Karşısında güçlü, vakur, kendini bilen bir kurbağa vardı.
"Şimdi mi?" dedi gülümseyerek.
"Artık öpücüğün beni değiştirmesine gerek yok. Ben zaten oldum," dedi kurbağa.
Gerçek dönüşüm budur: Başkalarının takdirine, onayına veya sihrine muhtaç olmadan, kendi kendine yetebilen bir varlık olmak. Dışarıdan gelecek öpücük değil, içeride yaşanan zaman, emek ve sabır değiştirir insanı.
Bugünün gençlerine söylemek isterim: Acele etmeyin. Henüz kurbağa olmadan prens olmaya çalışmayın. Önce suda yaşayın, solungaçlarınızla nefes alın, kuyruğunuzla yüzün. Hata yapın, tökezleyin, deneyimleyin, öğrenin. Zamanı gelince bacaklarınız çıkacak, ciğerleriniz gelişecek ve karaya çıkmaya hazır olacaksınız.
Kurbağa yavrusu erkenden su dışında yaşamaya zorlanırsa, daha iyi bir kurbağa olamaz. İnsan da kendi zamanını yaşamadan, kendi sürecini tamamlamadan masalın kahramanı olamaz. Hele başkasının masalının kahramanı hiç olamaz.
Önce kurbağa olun. Önce insan olun. Önce kendiniz olun. Prenslik, madem gelecekse, sonra gelir. Ama geldiğinde, ona ihtiyacınız bile kalmamış olabilir. Çünkü siz zaten olmuşsunuzdur.









