Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu

Hınç ve Sinema

04.06.2026 13:33
Haber Detay Image

Max Scheler, meşhur Hınç kitabında insan ruhunun en karmaşık düğümlerinden birini çözmeye çalışır. Ona göre hınç (ressentiment), insanın ulaşamadığı, kaybettiği ya da elinden alınmış bir değere karşı içinde büyüttüğü bastırılmış düşmanlıktır. Ulaşamadığı çiçeği küçümseyen, sahip olamadığı erdemi değersiz ilan ederek vicdanını rahatlatan insan, hıncın karanlık kuyusuna düşmüştür.

Scheler bunu felsefenin soyut kavramlarıyla anlatır. Anadolu ise bu duygunun hem zehrini hem de panzehirini yaşayarak öğrenmiştir.

Çünkü bu toprakların mayasında hınçtan çok direnç vardır. Kuraklığa, kışa ve ihmale rağmen toprağın altında bekleyen; zamanı geldiğinde yeniden filizlenen bir soğanın sabrı vardır. İnsan da çoğu zaman kendine olan saygısını koruyarak, hayatın ağırlığına rağmen ayakta kalmaya çalışır. Erdemlere tutunmasının nedeni yalnızca ahlak değildir; aynaya baktığında kendinden utanmama arzusudur.

Tam burada hep dile getirdiğim gibi: Sinema, ulusların terzisidir.

Usta bir terzi nasıl kumaşı insanın bedenine göre biçerse, büyük sinema da toplumun ruhuna göre hikâye kurar. Dışarıdan giydirilen dar ideolojik kalıpları söker, yerine halkın gerçek deneyimlerine oturan bir anlatı diker. Türk sinemasının büyük ustaları — Şerif Gören, Ömer Kavur ve Memduh Ün — tam da bunu yaptılar. Onlar toplumun görünmeyen ruh haritasını çıkardılar; bastırılmış öfkeleri, kırılmış onurları ve derin yaraları perdeye taşıdılar.

Şerif Gören'in sinemasında hınç, soyut bir ahlaki kusur değildir. Feodal baskıların, sınıfsal eşitsizliklerin ve ekonomik çaresizliğin içinden doğar. Karakterleri önce sabreder, direnmeye çalışır, onurlarını korurlar. Fakat sistem bütün çıkış yollarını kapattığında bastırılmış çaresizlik öfkeye dönüşür. Seyirci o patlamayı izlerken yalnızca bir karakterin hikâyesini değil, kendi birikmiş kırgınlıklarını da görür.

Ömer Kavur'un dünyasında ise hınç dışarıdan çok içeride yaşanır. Onun karakterleri taşranın yalnızlığı, zamanın akışı ve kaçırılmış hayatların ağırlığı altında ezilir. Ulaşamadıkları anlamların ve gerçekleşmeyen ihtimallerin hesabını tutarlar. Kavur'un sinemasında hınç çoğu zaman bir intikama değil, insanın kendi kaderiyle giriştiği sessiz hesaplaşmaya dönüşür.

Memduh Ün'de ise mesele daha doğrudan bir adalet arayışıdır. Onun sinemasında hınç, çoğu zaman namusun, hakkın ve insan onurunun savunusuna dönüşür. Adaletin işlemediği bir dünyada karakterler öfkelerini bir tür denge kurma çabasına dönüştürürler. Seyirci de o anlarda yalnızca kahramanın değil, kendi vicdanının da rahatladığını hisseder. Çünkü perde üzerinde yaşanan hesaplaşma, toplumsal hafızada biriken adaletsizlik duygusuna geçici de olsa bir cevap verir.

Bu ustalar, halkın ruhundaki kırılma noktalarını çok iyi biliyorlardı. Bize şunu gösterdiler: İnsanı büyüten şey, ulaşamadığını küçümseyerek hınca sığınmak değil; kırılmış olsa bile yeniden değer üretebilmektir. Sinema da tam burada devreye girer. Yalnızca hikâye anlatmaz; toplumun yaralarını görünür kılar, onları anlamlandırır ve bazen de iyileştirir.

Bu yüzden büyük sinema, hıncı kutsamaz. Onu teşhir eder.

Ve bize, karanlıkta bile köklerini koruyabilen insanın yeniden filizlenme ihtimalini hatırlatır. Tıpkı unutulmuş bir köşede sessizce bekleyen ve zamanı geldiğinde yeniden yeşeren o sabırlı soğan gibi. İnsan da sinema da en derin köklerini çoğu zaman karanlıkta korur. Belki de bu yüzden yeniden doğabilirler.

Yazarın Tüm Yazıları