Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir öneri var: "Madem araba kullanmak için ehliyet gerekiyor, çocuk sahibi olmak için neden gerekmiyor?" İlk bakışta kulağa mantıklı geliyor. Direksiyon başına geçmeden önce sınava giriyoruz ama hayatın en büyük sorumluluklarından biri için hiçbir ön koşul yok. Peki çözüm gerçekten bir "ebeveynlik ehliyeti" mi?
Önce temel bir ayrımı netleştirelim. Araç kullanmak bir ayrıcalıktır; kamu güvenliğini doğrudan etkiler ve devlet bu nedenle lisans şartı koyar. Oysa aile kurmak bir haktır. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 16. maddesi evlenme ve aile kurma hakkını açıkça güvence altına alır. Benzer şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da aileyi koruma altına alır. Yani burada devletin rolü sınav yapmak değil, hakkı güvenceye almaktır.
Üstelik "iyi ebeveyn" kimdir sorusunun nesnel bir cevabı yoktur. Direksiyon hâkimiyeti ölçülebilir; fren mesafesi hesaplanabilir. Ama sabır, şefkat, fedakârlık bir test kağıdına sığar mı? Bir sınav, bir çiftin 15 yıl sonra yaşayacağı krizi öngörebilir mi? Hayat dinamik, insan değişken. Bugün alınan bir sertifika yarının karakter garantisi değildir.
Dahası, zorunlu bir ebeveynlik lisansı ciddi etik riskler taşır. Kriterleri kim belirleyecek? Devlet mi? Akademisyenler mi? Hangi kültürel değer esas alınacak? "İyi aile" tanımı üzerinden toplumu şekillendirme yetkisi devlete verilirse, bu özgürlük alanını daraltır. Sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı grupların daha fazla "başarısız" sayılması ise ayrı bir eşitsizlik üretir.
Ama şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Ebeveynlik büyük bir sorumluluk ve herkes bu sorumluluğa hazırlıklı başlamıyor. İşte tam bu noktada mesele ehliyet değil, bilinçtir.
Zorunlu olmayan ama güçlü biçimde teşvik edilen bir ebeveynlik eğitimi modeli düşünülebilir. Belediyeler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları tarafından ücretsiz programlar düzenlenebilir. Gebelik sürecinde hastanelerde temel çocuk gelişimi eğitimi verilebilir. Çiftlere iletişim, öfke kontrolü ve kriz yönetimi atölyeleri sunulabilir. Çocuğun haklarına dair bilgilendirme yapılabilir; nitekim Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme bu konuda önemli bir referanstır.
Bu modelin anahtarı şudur: Eleme değil, güçlendirme. Yargılama değil, destek. Zorunluluk değil, teşvik.
Katılanlara ücretsiz danışmanlık hakkı tanınabilir, sosyal destek paketlerinde öncelik sağlanabilir. Ama kimseye "sen bu sınavı geçemedin, çocuk sahibi olamazsın" denmemelidir. Çünkü bu çizgi aşıldığında, hak temelli bir hukuk düzeninden uzaklaşırız.
Devletin görevi ideal aileyi tanımlamak değil, çocukların zarar gördüğü noktada müdahale etmektir. Şiddet varsa ceza hukuku devreye girer. İhmal varsa koruma mekanizmaları çalışır. Ama ilişkilerin her iniş çıkışına önceden lisans şartı koymak özgürlüğü boğar.
Sonuçta mesele şudur: Ebeveynlik bir sınavla değil, bilinçle güçlenir. Toplumsal destek ağları yaygınlaştıkça, psikolojik danışmanlık erişilebilir oldukça, eğitim yaygınlaştıkça sorunlar azalır.
Ehliyet zorunlu olduğunda korku üretir. Bilinç teşvik edildiğinde sorumluluk üretir.
Tercih hangisi olmalı?









