Bir insanın kendine “hayır” dediği yerde başlar sınır. Başkasına değil, önce kendine. Çünkü sınır çizmek çoğu zaman bir başkasını kırmak değil, kendini kaybetmemektir. Ama bunu öğrenmek, hayatın en zor ve en az öğretilen derslerinden biridir.
Hepimiz bir yerlerde “hayır” demeyi öğrenirken suçluluk duyduk. Bizden bir şey istenmişti: belki bir iyilik, belki bir fedakârlık, belki sadece biraz daha sabır. İçimizden bir ses “Yapmak istemiyorum.” dedi ama dışımızdan çıkan ses “tamam” oldu. Çünkü “hayır” demek bize hep bencillik gibi öğretildi. Oysa sınır bencillik değildir, kendine karşı dürüstlüktür.
Sınırlarını koruyabilen insan, duvarlar ören insan değildir. Sınır, bir köprüyü yıkmak değil, o köprünün nerede başlayıp nerede bittiğini bilmektir. Kiminle ne kadar yakın olacağını, neyi paylaşıp neyi saklayacağını, neye evet deyip neye hayır diyeceğini bilmek… İşte bu, insanın kendi hayatının mimarı olduğunun en somut kanıtıdır.
Ama bu mimarlık kolay değil. Çünkü sınır çizmek bazen sevdiğin insanları üzmek pahasına yapılır. Bazen “Sen değiştin.” denmesine, bazen “Eskiden daha anlayışlıydın.” cümlelerine, bazen de sessiz bir küskünlüğe katlanmayı gerektirir. Sınırlarını koruyan insan, sevilmeme ihtimalini göze alır. Ama bilir ki herkes tarafından sevilmek uğruna kendinden vazgeçmek, en büyük ihanettir.
Peki, sınır nedir tam olarak?
Sınır, “Ben burada duruyorum.” demektir. Benim bedenim, benim duygularım, benim zamanım, benim emeğim, benim kararlarım… Bunlar bana ait. Bunları paylaşabilirim ama istediğim zaman, istediğim kadar, istediğim şekilde. Kimse benden daha fazlasını talep edemez. Kimse benim adıma karar veremez. Kimse benim duygularımı yok sayamaz.
Sınır aynı zamanda bir eğitimdir. Karşındakine de öğretirsin: “Benimle nasıl konuşulur, bana nasıl davranılır, benden ne istenebilir.” Sınırı olmayan insan, herkesin gelip geçtiği bir sokak gibidir. Herkes girer, herkes çıkar, herkes bir şey bırakır. Ama o sokakta yaşayan biri varsa o birinin de kapısı olmalıdır.
Elbette sınır, katılık değildir. Esneklik de bir sınırdır. “Bugün olmaz, yarın olur.” demek de bir sınırdır. “Bunu yapamam ama şunu yapabilirim.” demek de. Sınır, hayatı reddetmek değil, hayatı kendi koşullarınla kabul etmektir.
Sınırlarını koruyabilmek bir günde öğrenilmez. Her gün, her ilişkide, her konuşmada yeniden çizilir. Bazen çizdiğin sınırı aşarsın, bazen başkası aşar. O zaman yeniden çizersin. Bu, bir kereye mahsus bir zafer değil; sürekli bir pratik, sürekli bir özen, sürekli bir kendine dönüştür.
Ve belki de en önemlisi: Sınırlarını koruyabilen insan, başkasının sınırlarına da saygı duyar. Çünkü bilir ki herkesin bir durma noktası, bir nefes alma alanı, bir “buraya kadar” çizgisi vardır. Sınır, ilişkileri zayıflatmaz; aksine, onları daha dürüst, daha sağlıklı, daha sürdürülebilir kılar.
“İyiyim” demek belki artık sadece ayakta kalmak anlamına geliyor. Ama ayakta kalmak da bir başlangıçtır. Sınırlarını koruyabilen insan, bir gün gerçekten iyi olmayı da öğrenir. Çünkü kendine yer açtığı hayatta artık sadece başkalarının değil, kendi sesinin de duyulduğunu fark eder.
Ve o ses, en nihayetinde şunu söyler: “Ben buradayım. Ve burada kalmaya hakkım var.”










