Türkiye’de yükseköğretim alanında son yılların en çok kullanılan kavramlarından biri “kalite” oldu. Üniversiteler kalite komisyonları kurdu, stratejik planlar hazırladı, öz değerlendirme raporları yazdı, akreditasyon süreçlerine girdi. Kağıt üzerinde bakıldığında sistem oldukça güçlü görünüyor. Ancak uluslararası düzlemde ortaya çıkan tablo, hâlâ ciddi bir güven sorununun varlığını gösteriyor.
Bu sistemin merkezinde ise Yükseköğretim Kalite Kurulu yani YÖKAK bulunuyor.
YÖKAK’ın görevi aslında oldukça kritik: Türk üniversitelerini Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın kalite standartlarına taşımak ve Türkiye’nin akademik güvenilirliğini uluslararası ölçekte güçlendirmek. Bugün YÖKAK’a bağlı çok sayıda ulusal akreditasyon kuruluşu faaliyet yürütüyor. Ayrıca uluslararası bazı kuruluşlar da sistem içinde tanınıyor ve program değerlendirmeleri yapıyor.
Fakat asıl mesele şu noktada başlıyor:
Eğer sistem gerçekten güçlü ise neden birçok Türk üniversitesi Avrupa’da hâlâ beklediği akademik güveni tam olarak oluşturamıyor?
Neden bazı çift diploma süreçlerinde tereddüt yaşanıyor?
Neden bazı uluslararası iş birliklerinde akreditasyon belgeleri yeterli görülmüyor?
Neden Avrupa kurumları yalnızca belgeye değil, belgenin arkasındaki denetim sistemine odaklanıyor?
Çünkü kalite güvence sistemi yalnızca belge üretme işi değildir; güven üretme işidir.
Bugün üniversitelerde en çok konuşulan sorunlardan biri de bazı akreditasyon süreçlerinin giderek “formal bir prosedüre” dönüşmesidir. Özellikle son yıllarda bazı değerlendirmelerin büyük ölçüde çevrim içi yürütülmesi, kısa sürelerde sonuçlandırılması ve yüzeysel incelemelerle belge verilmesi akademik çevrelerde ciddi tartışmalara neden oluyor.
Oysa bir üniversitenin gerçek kapasitesi yalnızca dosya inceleyerek anlaşılmaz.
Bir kurumun eğitim kalitesi, araştırma kültürü, akademik yönetim yapısı, kurumsal sürdürülebilirliği ve kalite kültürü; ancak sahayı gerçekten bilen uzmanlar tarafından anlaşılabilir. Üniversite yönetimi, sadece teorik bilgiyle değerlendirilebilecek bir alan değildir. Bölüm yönetmiş, akademik kriz yaşamış, insan yönetmiş, uluslararası süreçlerin içinde bulunmuş kişilerin bakışı ile masa başından yapılan değerlendirme arasında büyük fark vardır.
İşte Avrupa’nın dikkat ettiği nokta tam da burasıdır.
Bir denetçinin akademik unvanı kadar, yönetsel deneyimi de önemlidir. Uluslararası akreditasyon süreçlerinde görev almış olması önemlidir. Kendi kurumunda kalite süreçlerini yaşamış olması önemlidir. Çünkü kalite güvence sistemi, teorik bir kontrol mekanizması değil; çok katmanlı bir yönetim pratiğidir.
Ancak denetçi havuzunu genişletme ihtiyacı nedeniyle zaman zaman bu standartların esnetildiğine dair eleştiriler de artıyor. Akademik ve yönetsel deneyimi sınırlı kişilerin değerlendirme ekiplerinde yer alması, sistemin uluslararası güvenilirliğini zedeleyen temel unsurlardan biri hâline geliyor.
Ve Avrupa doğal olarak şu soruyu soruyor:
“Kendi denetim standardını tam olarak oturtamamış bir yapı, üniversiteleri Avrupa standardına nasıl taşıyacak?”
Bu soru gerçekten rahatsız edici.. Ancak görmezden gelinmesi mümkün değildir.
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç üniversitenin akreditasyon problemi değildir. Bu konu doğrudan Türkiye’nin yükseköğretimdeki uluslararası itibarıyla ilgilidir.
Eğer gerçekten Avrupa standartlarında bir yükseköğretim sistemi hedefleniyorsa, öncelikle kalite güvence mekanizmasının kendisi uluslararası seviyeye çıkarılmalıdır.
Bunun için yapılması gerekenler aslında oldukça nettir:
Denetçi kriterleri tavsiye olmaktan çıkarılmalı, zorunlu standartlara dönüştürülmelidir. Akademik yöneticilik deneyimi, uluslararası akreditasyon bilgisi ve saha tecrübesi temel koşul hâline gelmelidir.
İkinci olarak, “denetçi sayısı yetersiz” gerekçesiyle standart düşürülmemelidir. Tam tersine, bu niteliğe sahip uzmanları yetiştirecek güçlü bir eğitim ve sertifikasyon sistemi kurulmalıdır.
Üçüncü olarak süreç daha şeffaf yürütülmelidir. Hangi değerlendiricinin hangi yetkinliklere sahip olduğu açık şekilde kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Çünkü güvenin temelinde şeffaflık vardır.
Son olarak ise Avrupa’daki kalite kuruluşlarıyla ortak değerlendirme ve ortak sertifikasyon süreçleri geliştirilmelidir. Türk kalite sisteminin uluslararası güven kazanabilmesi için, uluslararası sistemle gerçek entegrasyon sağlanmalıdır.
Bugün Türkiye’nin önünde iki seçenek bulunuyor:
Ya kalite gerçekten uluslararası standartlarda uygulanacak ve tavizsiz sürdürülecek…
Ya da “kalite” kavramı, raporlarda yer alan bürokratik bir söylem olarak kalmaya devam edecek...









