Hadi itiraf edelim. Hepimiz biliyoruz. Bir iş başvurusuna gittiğinizde, bir bürokratik işleminiz olduğunda ya da bir terfi döneminde aklınıza gelen ilk soru şu oluyor: "Tanıdık birileri var mı?"
Evet, yüzde doksanımız bu soruyu sormuşuzdur. Hatta çoğumuz cevabı aramışızdır.
İşte bu yazıda bahsedeceğim şey tam olarak bu. Hemşericilik.
Peki nedir bu hemşericilik?
İlk bakışta çok masum bir şey gibi duruyor. Aynı memlekettensin, aynı köydensin, aynı ilçedensin... birbirinize sahip çıkıyorsunuz. Yeni gelene ev buluyorsunuz, iş buluyorsunuz, derdine koşuyorsunuz. Anadolu kültüründe bu hep vardı. İnsanlar akrabaya, komşuya, tanıdığa güvenirdi. Bu kadar doğal bir şey yani.
Ama işin can alıcı noktası şurası: Bu dayanışma, bir yerden sonra sistemin kendisi haline geliyor. Ve o zaman sıkıntı başlıyor.
Türkiye'de bugün birçok kurumda şu soru belirleyici hale geldi:"Sen kimin oğlusun/kızısın?" değil direkt belki ama "Sen nerelisin?", "Şurada tanıdığın kim var?" gibi sorular... Liyakat, yetenek, emek, bilgi... bunlar ne yazık ki ikinci plana düşüyor. Birinci sırada ilişkiler var.
Yanlış anlaşılmasın. İlişkiler kötü bir şey değil. Ama liyakatın önüne geçtiğinde, orada bir çarpıklık oluşuyor.
Nereden geliyor bu alışkanlık?
Biraz tarihe bakalım. Türkiye'de modern devlet kurulurken, insanların geleneksel bağları bir anda kopmadı. Devlet uzaktı, devlet yavaştı, devlet bürokratikti. İnsanlar önce ailesine, sülalesine, köyüne, aşiretine güvendi. "Devlet bana bakar mı?" sorusunun cevabı hep "belki" idi. Ama hemşerim bana bakar mı? Onun cevabı "kesin"di.
1950'lerden sonra köylerden kentlere göç başladı. İstanbul'a, Ankara'ya, İzmir'e... İnsanlar memleketlerinden kopup geldiler. Bir garip hissettiler. İşte o zaman hemşeri dernekleri, memleket dernekleri ciddi anlamda güç kazandı. Çünkü İstanbul'da bir Bingöllü için tutunma çabası, bir Giresunlu için hayatta kalma refleksiydi bu. İş bulma, ev bulma, derdini anlatma... Her şey bu ağlar üzerinden yürüdü.
Sorun yine yok burada. Dayanışma güzel bir şey.
Sorun şurada başlıyor: Zamanla bu ağlar, fırsat eşitliğini yok etmeye başlıyor. İşe alımlarda, sınavlarda, terfilerde, ihalelerde... her yerde "kim kimin torpili" konuşulur oldu. Ve en acısı, insanlar buna alıştı.
Kabul etmek gerekir ki, bu durum sadece bizim ülkemize özgü değil. Ama Max Weber'in dediği gibi: Modern devletin temeli, kişilere değil kurallara dayanır. Adamına göre değil, kuralına göre işler. Bunu başaramadığın zaman, insanlar devlete değil, birbirine yatırım yapar.
Bizde tam olarak bu oldu.
Siyaset de bundan payını aldı elbette.
Seçim zamanı bir bakıyorsunuz, aşiret liderleri, hemşeri dernekleri, memleket dernekleri devreye giriyor. Oy toplamak için kullanılıyor bu ağlar. Sadece oy için de değil, kadrolaşma için de. Devletin ortak alanı, zamanla belli grupların paylaştığı bir alana dönüşüyor.
Hani şu tabir vardır ya "devletin içinde devlet" diye. Bence tam olarak bu.
En korkutucu sonuç ise şu:
Gençlere bakın. Üniversite mezunu, yüksek lisans yapmış, üç dil bilen bir genç düşünün. İş arıyor. Çalışıyor, uğraşıyor, çabalıyor. Ama bir türlü o istediği yere gelemiyor. Sonra bir bakıyor, çok daha niteliksiz ama "adamı olan" birisi onun önüne geçiyor.
Ne oluyor o gencin aklında? "Ben niye uğraşayım? Çalışmama gerek yok, tanıdık lazım" duygusu oluşuyor.
İşte en tehlikeli şey bu. Çünkü o zaman sadece liyakat değil, umut da kayboluyor. Ve umudunu kaybetmiş bir genç, kaybettiği o güveni geri kazanmak çok zor.
Peki ne yapmalı?
Hemşericiliği tamamen yok edemezsiniz. Bence buna gerek de yok. İnsan doğasında aidiyet duygusu var. Ama önemli olan, bu aidiyetin liyakatın önüne geçmemesi.
Nasıl olacak bu?
Kurumları güçlendirerek. Sistemin şeffaflığını artırarak. İnsanları kişilere değil, kurallara güvenmeye alıştırarak.
Mesela işe alımlarda mülakatlar kayıt altına alınsa, ilanlar şeffaf olsa, atamalar liyakate göre yapılsa... Bunlar hayal değil. Yapılabilir şeyler.
Ama isteyen var mı? İşte o ayrı mesele.
Bugün Türkiye'nin en büyük sorunu nedir derseniz, ekonomik kriz derim elbette. Ama ondan daha derin bir kriz daha var: Güven krizi. İnsanlar devlete, kurumlara, adalete güvenmiyor. Onun yerine "bağlantılarına" güveniyor.
Bir ülkede insanlar sistemden çok torpile güvenmeye başladığında, o ülkenin geleceğiyle ilgili ciddi sorunlar var demektir.
Çünkü en yetenekli insanları değil, en bağlantılı insanları ödüllendiren bir sistem; bir gün mutlaka çöker.
Sonuç olarak,
Hemşericilik kültürümüzün bir parçası. İnkar etmek anlamsız. Ama bu kültürün, liyakatın önüne geçmesine izin vermemeliyiz. Çünkü adaletli bir toplum, insanların soyadına, memleketine ya da tanıdıklarına değil; emeğine, bilgisine ve hak edişine baktığı yerde kurulur.
Öyle değil mi?
Bu yazıyı bitirirken not düşeyim: Şerif Mardin, Max Weber ve Daron Acemoğlu'nun çalışmalarından esinlendiğimi söylemeliyim. Onlar çok daha derin yazdılar bu meseleleri. Ben sadece, her gün yaşadığımız, her gün şahit olduğumuz bir gerçekliği kendi dilimle anlatmaya çalıştım..
Kalın sağlıcakla.









