Onu çok erken kaybetmiştik. Henüz 56 yaşındaydı ve rahmet ettiği 2000 yılında 67 milyon insanın gönlünde taht kurmuştu.
Türk sinemasının tartışmasız en ünlü siması idi. Yapımcı, senarist ve oyunculuğuyla evimizden biri gibiydi. Bu millet yıllarca onunla ağladı, onunla güldü, onunla düşündü.
82 filmde oynamış ve oğlu Ali Sunal’la birlikte oynadığı son filmi Propaganda’dan sonra, bir diğer filmin çekimleri için Trabzon’a gitmek için bindiği uçakta kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti.
Kemal Sunal geride bıraktığı onca eseriyle ölümünden sonra da bu milletin gönlünde kurduğu tahttan hiç inmedi ve daha nice yıllar da inmeyeceğe benziyor.
Dün onun ölüm yıldönümüydü. Kaç kişi hatırlayıp da andı ölüm yıldönümünü bilmiyorum ama belli ki hak ettiği kadar anılmadı.
Ne acıdır ki bir diğer meslektaşı üzerinden yürütülen tartışmaların gölgesinde kaldı unutuldu.
Yeni model komedyen, Deniz Göktaş’ın bir gösterisi üzerinden başlatılan soruşturma ve soruşturmadan sonra gözaltına alınıp tutuklanması, onun o güzel hatırasını gölgelemiş unutturmuştu.
Deniz destekçileri ve karşıtları üzerinden başlayan nur topu gibi yeni kamplaşma cepheleri memleketi o kadar gerdi ki tam da böyle zamanlarda bir Kemal Sunal filmi bu derde çare olurdu dedim.
Aslında usla başlayabilecek bir tartışma; mizahın nerde başlayıp nerde biteceği, neye dokunup neye dokunamayacağı hususunda, sulandırılıp, kızdırılıp usa kavuşmadan karşılıklı hakaretler ve sataşmalarla iç barış ve huzurun sabotajına döndü.
Deniz’in tartışmalara konu olan Ölü Deniz adlı şovu bu tartışmalarla belki hiçbir zaman ulaşamayacağı bir izleyici kitlesine ulaştı.
Mizahın izaha ihtiyaç duyduğu yerde, kim bir diğerini ne kadar doğru duyar ne kadar iyi anlar? Elbette ki bu milletin kutsi değerlerine dil uzatmak kabul edilemez bir hadsizliktir. Fakat bu meselenin bu denli bir düşmanlık ve kamplaşmaya evrilmesi ve böyle cezalandırılması da insanı düşündürmüyor ve endişelendirmiyor değil.
Kemal Sunal’ın ölüm yıldönümünü unutturanın bir komedyen olması da garip bir ironidir.









