Adnan Ateş Yazıları

Adnan Ateş
Adnan Ateş
Yazarın Profili
02.09.2026 14:05

30 yıldır fuar geziyorum, bu sessizlik başka

Haber Detay Image

1997 yılından beri fuar geziyorum.

Neredeyse 30 yıldır İstanbul’da ve Türkiye’nin farklı şehirlerinde düzenlenen yüzlerce fuarı bir gazeteci olarak takip ettim. Sanayiden tekstile, turizmden teknolojiye kadar birçok sektörün fuarlarına gittim. Ama gıda, yiyecek ve içecek fuarlarının yeri her zaman başkaydı.

Çünkü gıda fuarları kalabalık olurdu.

Öyle zamanlar hatırlıyorum ki fuarın koridorlarında yürümek neredeyse mümkün değildi. Distribütörler, toptancılar, satın almacılar, zincir market temsilcileri, restoran işletmecileri, üreticiler ve yeni ürünlerin peşindeki girişimciler stantlar arasında mekik dokurdu.

Fuar sadece ürünlerin sergilendiği bir yer değildi. Piyasanın nabzının tutulduğu yerdi.

Dün İstanbul TÜYAP’ta düzenlenen Foodist 2026'yı gezerken geçmişteki o görüntüleri düşündüm. Ve açık söylemek gerekirse gördüğüm tablo beni şaşırttı.

Fuarın ilk günüydü. Hafta içi olmasının ziyaretçi sayısına etkisi elbette hesaba katılmalı. Buna rağmen yıllardır takip ettiğim gıda fuarlarıyla karşılaştırdığımda koridorlarda alışık olduğum hareketliliği göremedim. Birçok firma temsilcisiyle sohbet ettim. Stantları gezdim, ürünleri inceledim, ziyaretçi profilini gözlemledim. Benim açımdan fuarın en dikkat çekici tarafı sergilenen ürünlerden önce koridorlardaki sakinlikti.

Türkiye'deki ekonomik sıkışmanın yalnızca çarşıda, pazarda veya alışveriş sepetinde görüldüğünü düşünüyorsanız, fuarlara da bakmanızı öneririm.

Yerli alıcı nerede?

Foodist'te özellikle dikkatimi çeken konu yerli sektör profesyonellerinin görünürlüğünün geçmişte alışık olduğum seviyede olmamasıydı.

Gıda toptancıları nerede?

Distribütörler nerede?

Yeni ürün ve marka arayan işletmeciler, satın almacılar ve sektör profesyonelleri nerede?

Elbette fuarın tamamına ilişkin bilimsel bir ziyaretçi araştırması yapmadım. Dolayısıyla kişisel gözlemimi kesin bir istatistik gibi sunamam. Ancak yaklaşık 30 yıllık fuar takipçiliğimin verdiği karşılaştırma imkânıyla şunu söyleyebilirim:

Geçmiş yıllardaki gıda fuarlarında gördüğüm yerli ziyaretçi yoğunluğunu dün göremedim.

Bence üzerinde düşünülmesi gereken mesele tam olarak burada başlıyor.

Yabancılar daha görünürdü

Buna karşılık başka bir görüntü oldukça dikkat çekiciydi.

Orta Doğu, Arap ülkeleri, MENA bölgesi ve Kuzey Afrika'dan geldiği anlaşılan yabancı sektör temsilcilerinin fuardaki görünürlüğü yüksekti.

Koridorlarda yabancı ziyaretçiler dolaşıyor, stantlarda görüşmeler yapılıyor, ürünler inceleniyor ve ticari bağlantılar kurulmaya çalışılıyordu.

Bu görüntü bana şu soruyu sordurdu:

Yabancı alıcının ürün aramak için geldiği bir gıda fuarında yerli alıcı neden eskisi kadar görünür değil?

Asıl tartışmamız gereken soru bence bu.

Enflasyon fuarın kapısından girer mi?

Türkiye uzun süredir yüksek enflasyonun ekonominin farklı kesimleri üzerindeki sonuçlarını tartışıyor. Ancak enflasyon yalnızca market rafındaki etiket değildir.

Bir distribütörün sermayesidir.

Bir toptancının stok maliyetidir.

Bir restoranın satın alma bütçesidir.

Bir üreticinin hammaddesidir.

Bir kamyonun yakıtıdır.

Bir fabrikanın elektriğidir.

Dolayısıyla gıda sektörünü yalnızca ‘yiyecek ve içecek’ üzerinden değerlendirmek büyük hata olur. Bir paket makarnanın arkasında tarım, enerji, ambalaj, işçilik, finansman, depolama, nakliye ve dağıtım zinciri bulunuyor. Bu zincirin herhangi bir halkasındaki maliyet artışı eninde sonunda ürünün fiyatına yansıyor.

Gıda aslında bir lojistik sektörüdür

Gıda ekonomisinin en fazla gözden kaçırılan taraflarından biri lojistiktir. Üretmek yetmez.

Ürünü depolamak, soğuk zinciri korumak, taşımak, dağıtmak ve zamanında satış noktasına ulaştırmak gerekir. Bu nedenle dünyadaki enerji ve petrol fiyatlarını etkileyebilecek her jeopolitik gelişme gıda sektörünün de yakından takip ettiği bir risk haline geliyor.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimlerden küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara kadar birçok gelişmenin gıda ekonomisine uzanan bir maliyet zinciri bulunuyor. Yani dünyanın herhangi bir noktasındaki enerji krizi, aylar sonra İstanbul'daki bir market rafında karşımıza çıkabilir.

Fuardaki sessizlik bana pazarı hatırlattı

Uzun zamandır Türkiye'de iç pazarın yavaşlaması, tüketicinin satın alma gücü ve şirketlerin artan maliyetleri tartışılıyor.Bunların önemli bir bölümünü rakamlar üzerinden okuyoruz.

Bazen ise rakama ihtiyacınız olmuyor.
Bir çarşıya gidiyorsunuz, görüyorsunuz.
Bir restorana oturuyorsunuz, hissediyorsunuz.
Bir işletmeciyle konuşuyorsunuz, anlıyorsunuz.
Bu kez ben aynı duyguyu bir gıda fuarında yaşadım.

Fuarlar ekonominin röntgenidir

Bir fuarın ziyaretçi sayısının düşük olması tek başına ekonomik kriz göstergesi değildir. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor. Fuarın tarihi, organizasyonu, tanıtımı, ulaşımı, katılımcı profili, rakip organizasyonlar ve daha birçok unsur ziyaretçi trafiğini etkileyebilir. Ancak yıllar içerisindeki benzer organizasyonları takip edenler için fuarlar çok değerli karşılaştırma alanlarıdır. Çünkü fuarlarda yalnızca şirketleri görmezsiniz. Şirketlerin yatırım iştahını görürsünüz.

Toptancının yeni ürün arama isteğini, distribütörün büyüme beklentisini, üreticinin ihracat arayışını ve piyasanın gelecekten ne beklediğini de görürsünüz.

Yabancı alıcı hâlâ fırsat arıyor

Foodist'te benim açımdan olumlu taraflardan biri yabancı ziyaretçilerin varlığıydı. Özellikle MENA, Orta Doğu ve Kuzey Afrika pazarlarından gelen sektör temsilcilerinin yerli gıda üreticilerine ilgisi önemli. Çünkü Türkiye'nin gıda üretim kapasitesi yalnızca iç pazar açısından değerlendirilmemeli. Coğrafi konumu, üretim çeşitliliği ve çevre pazarlara erişim imkânı Türkiye'yi bölgesel gıda ticaretinde önemli bir merkez haline getirebilir. Dolayısıyla iç pazardaki yavaşlamanın karşısında ihracat pazarlarının önemi daha da artıyor. Fuardaki yabancı ziyaretçiler bana biraz da bunu anlattı.

İçerideki durgunluk dışarıdaki fırsatı büyütüyor

Şirketlerin önümüzdeki dönemde yalnızca Türkiye'deki tüketiciye güvenerek büyümesi giderek zorlaşabilir. Özellikle gıda sektöründe ihracat artık alternatif bir satış kanalı olmaktan çıkıp şirket stratejisinin temel parçalarından biri haline geliyor. Foodist gibi fuarların gerçek ekonomik değeri de burada ortaya çıkıyor.

Eğer dünyanın farklı bölgelerinden alıcı İstanbul'a geliyorsa yerli üreticinin bunu siparişe, distribütörlük anlaşmasına ve uzun vadeli ihracata çevirmesi gerekiyor. Fuarın başarısını yalnızca koridorlardaki insan sayısıyla değil, fuardan sonra oluşacak ticaret hacmiyle de ölçmek gerekiyor.

Eski kalabalıklar neden yok?
Ben yine de yaklaşık 30 yıllık gazetecilik hafızama dönüyorum. 1990'ların sonlarında ve 2000'li yıllarda İstanbul'daki büyük sektörel fuarların oluşturduğu heyecanı hatırlıyorum.

İnsanlar yeni ürün görmek için gelirdi.

Toptancılar yeni marka arardı.

Distribütörler yeni bağlantılar kurardı.

Fuarlar aylar öncesinden sektörün gündemine girerdi.

Distribütör ya da toptancılar ailelerini alıp fuarı gezerlerdi.

Bugün teknoloji sayesinde üretici ile alıcı birbirine çok daha kolay ulaşabiliyor. Bunun fuar ziyaretleri üzerinde mutlaka etkisi vardır. Ama mesele yalnızca dijitalleşmeyle açıklanabilecek kadar basit görünmüyor. Türkiye'deki işletmelerin maliyetleri, finansmana erişimi, tüketicinin satın alma gücü ve iç pazardaki talep de şirketlerin hareket alanını belirliyor.

Foodist 'in koridorlarında dolaşırken benim gördüğüm fotoğraf buydu.

Bir zamanlar yürümekte zorlandığım gıda fuarı koridorlarında dün rahatça yürüdüm.

Belki de Foodist'in bana gösterdiği en önemli fotoğraf buydu:

Türkiye'nin gıda üretme kapasitesi hâlâ güçlü, bereketli topraklara sahibiz, yabancı pazarların yerli ürünlerimize ilgisi hâlâ var; fakat içerideki ekonomik şartlar üreticiden distribütöre, toptancıdan tüketiciye kadar piyasanın hareket kabiliyetini oldukça zorluyor.


Adnan Ateş

Yazarın Yazıları