Zeynep Özcan Yazıları

Zeynep Özcan
Zeynep Özcan
Yazarın Profili
14.10.2026 20:00

Dünyaca ünlü piyanist Anjelika Akbar: “Sonsuz Bir Senfoninin İçinde Yaşıyoruz”

Haber Detay Image

Şiirlerle, şarkılarla, öykülerle, edebiyatla, müzikle, sanatla hikayemizi yazar, kaydederiz. Zamanının öyküsünü müziğiyle yazan dünyaca ünlü piyanist, besteci, akademisyen ve yazar Anjelika Akbar, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Karaganda kentinde dünyaya geldiğinde gözlerini yalnızca dünyaya değil, sanata da açıyor. İki buçuk yaşında başlayan müzik yolculuğu, zamanla notaların ötesine uzanan bir varoluş biçimine dönüşüyor. Çocukluğundan bugüne ruhunda taşıdığı doğa sevgisi, insan ruhuna ilişkin gözlemleri ve hayata felsefi yaklaşımı, bestelerinin ilham kaynakları arasında yer alıyor.

“Müzik, varoluşun ta kendisidir” diyen Anjelika Akbar ile çocukluğunun duygularını ve fark edişlerini, müziğe duyduğu tutkuyu, bestelerinin ardındaki yaratıcı yolculuğu, Türkiye’yle kurduğu derin bağı, Anjelika Akbar’ı Anjelika Akbar yapan deneyimleri Haberler.com okurları için konuştuk.

Anjelika Hanım, parmaklarınızın ucundan yükselen tınıları dinlerken en çok 432 Hz frekansının sizdeki, ruhunuzdaki karşılığını merak ettim doğrusu. 432 Hz, insan ruhuyla kurduğunuz derin bağın bir parçası mı?

Biliyorsunuz, geçen yüzyıldan beri küresel bir dayatma olarak 440 Hz (La notasının saniyede yaptığı titreşim sayısı) ve üstü kullanılmaya başlandı. Halbuki insanın daha ahenkli, kendiyle daha uyumlu, altın oran kavramına daha yakın halde olması için daha uygun frekanslar var. O frekanslardan biri de 432 Hz. Destek Yayınlarından çıkan Her İnsan Bir Bestedir kitabımda, bundan ve ilgili diğer konulardan geniş bir şekilde bahsettim. Fakat şu unsur en önemlisi diye düşünüyorum… Müzisyen, 432 Hz veya insan bünyesi için faydalı olan başka bir titreşim hızında akort edilmiş enstrümanla performans yaparken içi nefret ve kızgınlık doluysa bu yararlı frekansın hiçbir faydası olmaz. Ve tersine, 440 Hz veya üstünde akort edilmiş bir enstrümanla performans yaparken içinde olağanüstü sevgi, şefkat, en güzel duygu ve düşünceleri taşıyorsa dinleyenlere geçecek olan akış tam da bu nitelikte olacak. Böylece insan faktörü, ne olursa olsun, niteliği doğrudan etkiliyor. Ben de mümkün olduğunca performanslar esnasında ahenkli halde olmaya özen gösteriyorum. Çünkü müzik, titreşimsel olarak insanı psikosomatik düzeyde çok derinden etkiliyor; dinleyenleri ağırlaştırmamak için çok hassas bir ayarı olmalı. Şimdiki zamanlarda “sanat” adı altında insana doğrudan çok zarar veren birçok unsur var ama insanlar bunun genellikle farkında değil. Halbuki farkına varmanın kendileri için büyük bir faydası var… Sunulan her şeye sırf adı sanatsal etkinlik veya moda diye atlamadan, kendi bünyelerine uygun sanat eserleriyle hayatta seyretmek çok iyi olur diye düşünüyorum.

Konserinizde yalnız müziğinizi duymadım. Duygular, hikayeler, yaşanmışlıklar ve hatta yaşanamamışlıklar… Hepsi notaların içine sığıvermişti. Hissettirdikleriniz gerçekten büyüleyiciydi. Bir sanatçı olarak bunu nasıl mümkün kılıyorsunuz? Müziğin, kelimelerin ulaşamadığı yerlere dokunduğuna inanıyor musunuz?

Tabii, müzik kelimelerden üstündür. Çünkü daha soyuttur ve insanların kısıtlayıcı düşünce ve ön yargılarından uzak olan bir alan sunar. Orada her şey çok daha yalın ve doğrudan derinliklerimize doğru akıyor, ruhumuzun tellerine doğrudan dokunuyor… Biz atomlardan oluşuyoruz ve her an titreşiyoruz. Enstrümantal müzik, söz olmadan doğrudan titreşim yolluyor ve insanlar bu akışla rezonansa giriyor. O yüzden müzik hem görsel sanatlardan hem de sözlerden daha etkileyici oluyor.

İsterim ki biraz geriye gidelim. Sizi ve sanatınızı uzun uzun konuşalım. Karaganda’da doğdunuz. Nasıl bir coğrafyada, nasıl bir ailede büyüdünüz? Çocukluğunuzun hangi sesleri bugün hala müziğinizin içinde?

Sert bir iklim, kışları eksi otuz, eksi otuz beş derece. Ama kuru iklim olunca insan yine de nispeten kolay dayanıyor; İstanbul’da nemli iklimde artı beş bile insanı üşütürken eksi otuz beşe daha kolay tahammül ediliyor. Yine tabii o iklime uygun kıyafetlerle… Yazları sıcak, mevsim geçişleri uzun ve net. Uzun uzun karlar eriyor, yavaş yavaş her şey canlanıyor. Sonra uzun uzun doğanın en güzel sonbahar renkleri izleniyor ve muhteşem kar taneleri uçuşmaya başlıyor. Doya doya ve hayranlıkla tüm mevsimleri yaşıyordum. O doğa aşkı hep devam ediyor ve bestelerimin önemli bir konu başlığını oluşturuyor. Çocukluğumun seslerinden ziyade hissiyatlarım ve fark edişlerim bestelerimde sürüyor: doğa, su, sonsuzluk hissi, neşe, kötülüğe karşı direniş; ayrıca öz disiplin ve hayatı felsefi bir bakış açısından izlemek, seyretmek… Hepsi çocukluğumdan gelen haller ve alışkanlıklar.

İki buçuk yaşında başlayan sanat yaşamınız, pek az insana nasip olacak tecrübelerle devam etmiş. Sahi, Anjelika Akbar nasıl Anjelika Akbar oldu? Çocuk yaşta başlayan o yolculukta sizi bugün olduğunuz sanatçıya dönüştüren en önemli kırılma noktaları nelerdi?

Müzik aşkı. Müziğin çok güçlü bir akış olduğunu yedi yaşındayken fark ettim ve bundan emin oldum. O zamana kadar birçok konser vermiştim ama bu idrak net olarak o anda geldi. İnsanların meşgul oldukları alanları zihnimde inceledim. Hepsi fiziksel, bedenimizle ilgili şeylerdi. Gıda alanı: insan bedenini doyurmak; transport alanı: insan bedenini bir yerden bir yere taşımak; giyim: giydirmek; inşaat: bedenin içinde duracağı bir alan oluşturmak. Fakat müzik —bunu artık çok uzun zamandır gözlemliyordum— bedene değil, bedenin arkasında, içinde, belki dışında olan başka bir alana etki ediyor ve o her ne ise çok güzel ve mühim… İşte o anda karar verdim, ben hep müzikle iç içe olacağım, başka bir meslek seçmeyeceğim diye… Mesuliyet duygusu, müzik aşkı, öğrenme sevgisi, dikkat, öz disiplin ve insanlarla güzel duyguları paylaşma sevgisi benim için en önemli unsurlar oldu. Bence beni ben yapanlar bunlar.

“Müzik” denildiğinde ruhunuzda, zihninizde ve kalbinizde hangi duygular, hangi düşünceler ortaya çıkıyor?

Müzik bence varoluşun ta kendisidir. Tüm evrenin titreşimlerden oluştuğunu düşünürsek… Bizler, o müziğin sadece bazı unsurlarını algılıyor, kendimizce uyarlıyoruz. Sonsuz bir senfoninin içinde yaşıyoruz aslında…

Beste yapmak bana ruhani bir iş gibi geliyor doğrusu. İzliyor, hissediyor, yaşıyor, acı çekiyor ya da seviniyor; nihayetinde bütün bunları nota diline çeviriyor ve sanki başka bir evrende yeniden var ediyorsunuz. Siz beste yaparken nasıl bir yolculuğa çıkıyorsunuz?

Evet, dediğiniz gibi, beste yapmak başka diyarlardan gelen ivmeleri kendi bünyesinden geçirip dünya diline çevirerek bu zaman mekanına getirmektir. Benim beste yapma yolculuğum da aynı şekilde oluyor. Burada etkilendiğim bir şey beni başka bir diyara götürüyor, bizim bildiğimiz zamanın, mekanın dışında olan o diyara beni çıkarıyor ve oradan aldığım kıvılcımla yeniden buraya iniyor gibiyim ama artık oluşmuş bir müzik şeklinde. O aldığım kıvılcımı buraya getiriyorum… Ancak bu şekilde anlatabilirim. Böylece önce eser bana geliyor, o geldiği zaman onu elimden geldiğince iyi ve ruhuna uygun karşılamaya çalışıyorum, vücuda getiriyorum…

Besteci, piyanist, akademisyen ve yazar olarak bir gününüz nasıl geçer? Kimlikleriniz birbirini besliyordur elbette…

Dışarıdan bakıldığında çok sıradan, günlük işlerle meşgul oluyormuşum gibi görünse de aslında tam o anda bir yandan mutlaka bir müziği çalışıyorum. Ya besteyi ya da üzerinde çalıştığım bir klasik eseri… Bir yandan sürekli bazı konuları tartıyorum, inceliyorum, değerlendiriyorum. Diğer yandan düşüncelerimin sonucu olarak içimde oluşan özet ve durum tespiti cümlelerinin doğuşunu ve oluşumunu izliyorum. Arada sırada kısa kısa sosyal medyada bazı gözlemlerimi yazıyorum. Çoğunlukla insanlar okurken benim kendi hayatımla ilgili birtakım şeyleri aktardığımı sanıyorlar; halbuki tüm bunlar yaptığım gözlemlerden çıkardığım sonuçlar, tespitler… Günlük belli bir rutinim olmuyor çünkü gereklilikler sürekli değişiyor ve hızlıca, o anki öncelik sırasını belirleyip ona göre günümü şekillendiriyorum. Ayrıca yemek yapmayı çok severim ve müsait zamanlarda mutlaka mutfağa geçerim…

Konseriniz sırasında dinlediğiniz bazı sanatçılardan ve müziklerden söz ettiniz. Yeni olana, henüz tüketilmemiş ve kalıplara sığmayan projelere yakın olduğunuzu hissettim. Bugün dinlediğinizde sizi heyecanlandıran, ruhunuzda bambaşka duygular uyandıran hangi sanatçılar ve şarkılar var?

Somut olarak söyleyemem, dikkatimi çeken çok çeşitli müzik eserleri ve müzisyenler var. Yeni, güzel, ruha hitap eden, güzel duyguları insanlara aktaran her müzik insanı ilgimi çekiyor ve onları takdirle dinliyorum. Ne kadar çok güzel müzik varsa içim o kadar neşeleniyor.

Türkiye’ye UNESCO üyesi olarak gelişiniz ve ardından Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarının ilk kurucu öğretim üyelerinden olmanız, başlı başına büyüleyici bir yolculuk. Türkiye’yle kurduğunuz bu bağ nasıl başladı? Bir ülkeye ait olmakla bir ülkeyle ruhsal bir bağ kurmak arasında sizce nasıl bir fark var?

Türkiye’ye henüz SSCB dağılmadan önce, eski eşimle birlikte Hindistan’da geçirdiğimiz uzun zamandan sonra geldik. Ve Türkiye’ye ilk bakıştan, ilk kokudan, ilk sesten, insanlarla ilk bakışmadan aşık oldum. Bir kelime Türkçe bilmiyordum ve halen de hiç ders almadım ama çok sevince oluyor. Aşık olunca da her şeyi seviyorsun. Benim durumum da öyle oldu. Evet, eksiklikleri herkes gibi ben de görürüm ama nerede eksiklikler yok ki? Önemli olan başka, derin güzelliklerdir ve onlar Türkiye’de bol bol mevcut. Ben bunları insanların kalplerinde gördüm ve beni asıl aşık eden şey budur.

Türkiye’de ürettiğiniz ilk eser, Türkçe öğrenmeden önce yalnızca Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılan kitaplardaki fotoğraflara bakarak bestelediğiniz “Güneşin Doğduğu Ufuk” isimli esermiş. Henüz dilini bilmediğiniz bir ülkenin ve kurucusunun ruhuna müzikle dokunmanız çok etkileyici. Bu eser sizin için ne ifade ediyor? Fotoğraflara baktığınızda ne hissettiniz ki bunu müziğe dönüştürdünüz?

Eşimin Türkiye’de yaşayan teyzesinin Beyoğlu’ndaki evine geldiğimiz zaman, gece yayın kapanışında televizyonda etkileyici bir müzik duydum. Bu arada eşim Kırım Tatarı’ydı fakat o da SSCB’liydi. Tatarca da Türkçe de bilmiyordu. Meğer İstiklal Marşı’nın müziğiymiş. O sırada ekrandan bakan etkileyici bir erkek yüzü vardı… Kim olduğunu merak ettim ve yüzümdeki soru ifadesiyle ekranı işaret edince “Atatürk” dediler. Özbekistan’da bir müddet yaşadığım için “ata” kelimesini hatırladım ve manayı çıkardım. Ertesi gün o evin kütüphanesinde bulunan, üzerinde “Atatürk” yazan tüm kitapları raflardan indirdim ve içlerindeki fotoğraflara bakmaya başladım… Daha sonra bu fotoğraflardan yola çıkarak senfonik orkestra için bestelediğim ve “Atatürk Rapsodi” adını verdiğim eser ortaya çıktı. Bir nevi fotoğraflardan müzikal bir belgesel olmuştur. Daha sonra tanıştığımız ve yakın aile dostumuz olan, çok sıra dışı bir araştırmacı ve Türk dili uzmanı Doğan Türker bu esere “Güneşin Doğduğu Ufuk” adını verdi… Fotoğraflardan o anda hissettiklerimi dile getirmek gerçekten çok zor ama benim öyle bir özelliğim var: İnsanların fotoğraflarına bakınca birçok şey okurum… Demek ki o anda Atatürk fotoğraflarından okuduklarımı enstrümantal müzik diline aktarmış oldum; birçok duygunun bir arada olduğu bir rapsodi ortaya çıktı.

Üretebilmek için beslenmek gerekir derler. Sizi ne besler? İnsanlar, şehirler, doğa, edebiyat, sessizlik, acılar, aşklar…

Beni en çok doğa ve güzel kalpli insanlar besler. Ve elbette ki aşk.

Mecazi anlamda “beslenmek” dedik ama bir de kelimenin gerçek anlamına bakalım. Yemek kitabınız var ve oldukça etkileyici bir çalışma. Mutfakla müzik arasında sizin dünyanızda nasıl bir bağ var? Bu kitap hangi düşünceden doğdu?

Müzik ve mutfak, ikisi de yaratıcılıkla ilgili alanlar; ikisini de çok seviyorum. Hayatımdaki ilk pastayı evde tek başımayken, beş yaşında yaptım (erken yaşlardan itibaren evde sıklıkla tek başıma kalıyordum). Tüm aile fertleri çok güzel, ustaca yemek yaparlardı; herkesin kendine göre üslubu ve repertuvarı vardı, buna dedem de dahil. Ben de çocukluğumdan beri hep mutfaktaydım; piyano, plaklarım, kitaplarım, bir de mutfak…

Bu kitap, müzikli bir kitaptır aynı zamanda. Yıllar önce şöyle bir fikir geldi aklıma: Her yemek yapışımda, o yemeğin ait olduğu coğrafyanın müziğinin içimde çaldığını fark ettim. Ve bunu kitap fikri olarak ortaya koydum. Kitapta aileme ve bana ait elli yemek tarifi ve bunların yanında QR koduyla dinlenebilen müzik tavsiyeleri yer alıyor. Ayrıca bazılarına hikaye anlatımlarını da ekledim. Güzel bir kitap oldu. Bu kitap için on iki günde elli yemek yaptım ve iki oğlum Yürek ve Timur, yemek fotoğraflarını profesyonelce çektiler. Annem de danışmanlık yaptı.

Bodrum Inspera’daydınız. Sanatın dünyasında müziğiniz yankılandı. O atmosferde, o mekanda seyirciyle buluştuğunuzda neler hissettiniz?

Inspera çok güzel bir merkez. Sevgili Peyma Ayanoğlu ve eşi sayesinde hem Bodrum için hem Türkiye için önemli bir sanatsal çekim merkezi haline geldi. Dinleyicilerle o güzel mekanda buluşmak çok hoştu.

Ve son olarak… Bunca yılın, bunca yolculuğun ve notanın ardından önümüzdeki dönemde ruhunuzdan doğmasını beklediğiniz bir eser, bir hikaye ya da bir hayal var mı?

Fikirler ve ilhamlar hep oluyor ve bu unsur hayatımı güzel, sevinçli bir serüvene dönüştürüyor. Hep birlikte izleyeceğiz, daha neler gelecek.

Röportajımıza ayırdığınız kıymetli zaman ve müziğinize, sanat yolculuğunuza dair içten ve değerli anlatımınız için çok teşekkür ederiz.

Ben çok teşekkür ederim.

Yazarın Yazıları