Henüz küçük bir çocukken toprağa uzanıp ellerimizi uzattığımız gökyüzü… Ulaşma hayaliyle kucakladığımız yıldızlar… Bir yaz akşamında pencere kenarında otururken tanık olduğumuz gökten yeryüzüne inen ışıklar, romanlara konu olan kuyruklu yıldızlar… Onlar, insanoğlunun sınırları zorlayarak erişmeye çabaladığı olağanüstü düzenin kendi hâlinde parlayan ışık kümeleri, sakinleri.
Heritage İstanbul’u müzecilik, arkeoloji, restorasyon ve kütüphanecilik teknolojisine yönelik fuarları ve konferanslarıyla, çalışmalarıyla biliyoruz. Davetlerine katılarak bu kez kendimi Nazım Hikmet’in Severmişim Meğer dizelerini anımsadığım bir serüvende buldum. Aşağıdan yukarıya seyredip şaşıp kaldığım yıldızlara ulaşıverdim.
Göğe yakınlaşabilmek, onları yakından görebilmek; pek çoğumuz için ulaşılması zor bir hayal… İstanbul’da, Astra Lumina’da bu dileğime yaklaşabileceğimi tahmin etmezdim. Işıklar, teknoloji, dijitalleşen yaşam; sonunda bunu da mümkün kıldı. Bizi uzaya, yıldızların arasına taşıyıverdi.
Bilmem siz, hiç yıldızların yere indiğini gördünüz mü? Astra Lumina, Amerika ve Avustralya başta olmak üzere dünyanın birçok noktasında ziyaretçilerini yıldızlarla buluşturuyor. Avrupa'daki tek deneyim noktası olarak şehrimizi seçmişler. Parkuru İstanbul'da Vadistanbul’a, Platinum Park’a kurmuşlar.
Astra Lumina Deneyiminde Yıldızlara Tanıklık
Işık ve sesle anlatılan büyülü yürüyüş için günün geceye kavuşması gerekiyor. Bu serüveni dilediğiniz saatte deneyimleyemiyorsunuz. Bizim gibi biraz erken gittiyseniz ağaçların arasında otururken kızıl ikindinin bitmesini ve akşamın iyice çökmesini bekliyorsunuz. Muazzam bir tanıklık yaşıyorsunuz... Tam o sırada Carl Sagan belki kulaklarınızda belki kalbinizde belki ruhunuzda konuşuyor: “Açık bir alanda (…) gökyüzü kuşatıyor beni. Büyüklüğü karşında güçsüzüm. Öylesine uçsuz bucaksız ve uzakta ki, kendi önemsizliğim elle tutulur hâle geliyor.”*
Sonsuz büyüklük karşısında dalıp gitmişken ve nice ihtimal içindeyken gecenin ilk ve tek konuşması yapılıyor:
“Biz bu deneyim esnasında aslında sizlere yıldızların hikâyesini anlatıyoruz. Bu hikâyeyi dokuz parkur boyunca çeşitli görsel ve işitsel materyallerle aktarıyoruz. İçeride bir anlatıcı ya da rehber bulunmuyor; tamamen duygularınız ve hayal dünyanız size eşlik ediyor. Her kişide farklı duygular uyandırmasını amaçlıyoruz. Yıldızların gökyüzünden yeryüzüne inişi, burada yaşaması ve yeniden yükselişini sizlere aktarmaya çalışıyoruz.”
Gece boyunca duyup duyabileceğiniz tek konuşma bu oluyor. Girişteki kodları telefona okutmak detaylara ve haritaya ulaşmak için yeterli. Kısa bilgilendirmenin ardından müzik, ışık ve hayal gücünüzle baş başa kalıyorsunuz. Yıldızlara yazılan şiirleri de ruhunuzda duyuyorsunuz. Yerdeki göğe bakarken Euripides’i anlıyor ve “Her zamankinden daha parlak”** diyorum. Evrenin sonsuzluğunu, insanoğlunun sınırlı gücünü hissetmemek imkânsız. Biz sonradan gelenler, olmayan bir gerçekliğin içinde soluk mavi noktadan uzaklara bakıyoruz.
Astra Lumina’da “Bize hep yıldızlara ulaşmamız söylendi. Peki ya yıldızlar bize ulaşsaydı?” sorusunun peşine düşülüyor. Doğayı, sanat eserinin kendisi olarak sunmak; insan ve evren arasında duygusal bir bağ kurmak ve teknolojiyi şiirsel bir hikâye anlatmak için kullanmak düşüncesiyle yola çıkılmış. Tasarımcıların, ışık sanatçılarının, müzisyenlerin, ses tasarımcılarının, mimarların, yazılım geliştiricilerinin ve projeksiyon sanatçılarının birlikte çalıştığı çok duyulu sanat projesi olan Astra Lumina’da ben en çok yıldızlara, aya, gökyüzüne erişme hissini; herkesin aynı yolu yürüyüp bambaşka duygularla ayrılması fikrini sevdim.
Işık ve sesle yaratılan hikâyeye tanıklık etmek harikuladeydi. Heritage İstanbul’a, Ebru Tekfidan’a, Astra Lumina çalışanlarına ve gece boyunca bizimle olan Heritage İstanbul ekibinden Zübeyde Akbayır’a teşekkürlerimle… Öyle sanıyorum ki yolum birkaç kez daha yerdeki göğe, Astra Lumina’ya düşecek.
* Carl Sagan, Soluk Mavi Nokta, çev. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yayınları, s. 102.
** Euripides, Bakkhalar, Eski Yunan Tragedyaları II, çev. Güngör Dilmen, Mitos Boyut Yayınları, s. 82.










