Soru:
Yasemin Hocam merhaba. Sizi ilgiyle ve sevgiyle takip ediyorum. Ben Bahar, size sorum şu: Ben neden sürekli veren tarafım? Ben ilgimi veriyorum, emeğimi veriyorum, sabrımı veriyorum. Belki de karşılık beklemeden verdiğimi sanıyorum ama içten içe görülmek istiyorum. Bu gerçekten sevgi mi, yoksa sevilme ihtiyacımın sessiz bir çabası mı?
Cevap:
Bahar,
Bu sorunun içinde çok dürüst bir fark ediş var. Çünkü insan en çok burada yanılır: Kendinden verirken aslında kendine yaklaşmadığını, aksine kendinden uzaklaştığını fark etmez.
Vermek, tek başına sevgi değildir. Bazen verme, bir bağ kurma biçimidir; bazen de kabul edilme çabasıdır. Senin anlattığın yerde, verme eyleminin içinde ince bir beklenti saklı. Bu beklenti "Karşılık verilsin." gibi açık bir talep değildir. Daha derindir: "Görüleyim, hissedileyim, seçileyim."
İşte bu ihtiyaç karşılanmadığında insan daha çok vermeye başlar. Çünkü zihnin derinlerinde şöyle bir inanç çalışır: "Ben yeterince verirsem, bir gün bu ilişki beni de besler." Ama burada kaçırılan şey şudur: Sadece vererek kurulan bir bağ, çoğu zaman karşılıklı bir akışa değil, tek yönlü bir düzene dönüşür.
Bu noktada mesele sadece ilişki değildir, kimliktir. Çünkü bir süre sonra sen ilişkide hep verici taraf olmaya başlarsın. Ve bu rol, fark etmeden senin varoluş biçimine dönüşür.
Burada çok ince bir çizgi var. Sen veriyorsun ama aslında almak istiyorsun. Fakat almak, senin için doğal bir hâl değil. Çünkü almak, görünür olmayı gerektirir. İstemeyi gerektirir. Ve belki de en zor olanı, "Ben de önemliyim." diyebilmeyi gerektirir.
Oysa çoğu kadın, erken yaşlardan itibaren şunu öğrenir: Önce başkası. Önce ilişki. Önce uyum. Ve böyle büyüyen bir zihin için kendi ihtiyacını merkeze almak, neredeyse suç gibi hissedilir. Bu yüzden sen doğrudan istemezsin; dolaylı yoldan vermeye devam edersin.
Ama sevgi dolaylı yollardan kurulmaz. Sevgi, açık bir varoluş ister. "Ben buradayım." diyebilmeyi ister.
Senin yorgunluğun, verdiklerinden değil Bahar. Kendini görünmez kıldığın yerden geliyor. Çünkü insan kendini geri çektiği ölçüde, ilişkideki varlığını da silikleştirir. Ve görünmeyen birinin, görülme ihtiyacı her geçen gün daha da büyür.
Şunu fark etmeni istiyorum: Sen aslında fazla vermiyorsun. Sen kendini vermenin içine saklıyorsun. Bu yüzden de karşı taraf seni değil, senin sunduklarını görüyor.
Ve burada kaçınılmaz bir sonuç doğuyor: Sen yaptıkça, senin değerin değil; yaptıkların normalleşiyor.
Bu yüzden denge bozuluyor. Ama bu dengesizlik, karşı tarafın eksikliğinden çok, senin kendinle kurduğun ilişkinin bir yansımasıdır.
Eğer bir kadın kendini sadece verdiğinde değerli hissediyorsa, orada sevgi değil, koşullu bir varoluş vardır. Ve bu, insanı en çok yoran şeydir. Çünkü ne kadar verirsen ver, içindeki boşluk dolmaz. Çünkü o boşluk, dışarıdan gelenle değil; içeride kurulan değerle kapanır.
Bu yüzden sana şunu söylemem gerekiyor: Senin ihtiyacın daha çok vermek değil. Senin ihtiyacın, her zaman vermeden de var olabileceğini deneyimlemek.
Bir ilişkide kalabilmek için kendinden vazgeçmek zorunda değilsin. Sevilmek için sürekli iyi, anlayışlı ve sabırlı olmak zorunda değilsin. Ve en önemlisi, değerli olmak için çabalamak zorunda değilsin.
Sevgi, kendini kanıtladığın bir alan değildir. Sevgi, kendin olarak kalabildiğin bir alandır.
Şimdi kendine daha dürüst sorular sorma zamanı:
Ben ne istiyorum? Ben ne hissediyorum? Ben neden istemekten kaçıyorum? Ve en kritik soru: Ben kendimi, kendim olduğum için mi değerli görüyorum, yoksa yaptıklarım sayesinde mi?
Çünkü bir kadın kendini seçmeye başladığında, ilişkideki bütün dengeler değişir. O artık almak için suçluluk duymaz. İstemekten çekinmez. Ve kendini geri plana atmaz.
İşte o noktada sevgi, bir çaba olmaktan çıkar. Bir akışa dönüşür.
Ve son olarak şunu bilmeni isterim: Sevgi, kendini kaybettiğin yerde büyümez.
Sevgi, kendin olarak kalabildiğin yerde derinleşir. Senin yolun da tam olarak buradan geçiyor.Sevgilerimle,
Yasemin Gazanker
Sen de bize sorularını info@yasemingazanker.com.tr'den iletebilirsin.









