Selin ardından sorulacak ilk soru bellidir:
“Ne kadar yağmur yağdı?”
Hemen ardından ikinci soru gelmeli:
“Peki, o suyun nereye gitmesini bekliyorduk?”
Toprağa mı?
Üzerini kapattıysak nasıl?
Dereye mi?
Yatağını daralttıysak nasıl?
Altyapıya mı?
Taşıyacağı yükü doğru hesaplamadıysak nasıl?
Yağmurun şiddetini ölçmek zorundayız. Fakat hesabı yalnızca gökyüzüne kesersek, yerde alınan kararları inceleyemeyiz.
Bir iş kazasında “Yüksekten düştü” demek, neden düştüğünü açıklamaya yetmez. Koruma sistemini, çalışma düzenini, denetimi araştırırsınız. Selde de “Çok yağmur yağdı” cümlesi, araştırmanın başlangıcı olabilir.
Sonucu olamaz.
Kök neden analizi, görünen olayın arkasındaki karar zincirine inmektir.
Önce fiziksel tabloyu anlamak gerekir. Yağış, toprağın suyu emme ve drenaj sisteminin uzaklaştırma kapasitesini aştığında yüzeyde birikir. Akarsuyun taşıyabileceğinden fazla su geldiğinde taşkın gelişebilir. Beton ve asfalt arttıkça suyun toprağa sızabileceği alan azalır; yağışın daha büyük bölümü daha hızlı yüzey akışına dönüşebilir.
Bir meydanı bütünüyle sert zeminle kaplamak, yalnızca estetik bir tercih değildir. Suyun hareketine verilmiş bir karardır.
Sonra akış güzergâhına bakılır. Dere kesitini daraltan yapılar, yetersiz menfezler, akışı engelleyen dolgu ve atıklar tehlikeyi büyütebilir. Drenajın kapasitesi kadar bakımı da önemlidir. Bunların her birinin somut olaydaki payı ölçülmelidir.
“Altyapı yetmedi” deyip geçemeyiz.
Hangi yağışa göre tasarlandı? Havzada yapılaşma arttığında yeniden hesaplandı mı? Bakım yapıldığı kayıtlarla gösterilebiliyor mu? Bilinen bir eksik varsa neden giderilmedi?
Bir mazgalın tıkanması, incelemenin son durağı olamaz. Temizlik programının, denetimin, bütçenin ve görev paylaşımının nasıl işlediğine kadar gitmek gerekir.
Çünkü teknik arızanın arkasında bazen yönetim arızası bulunur.
Bir başka soru da şudur: İnsanlar, evler, işyerleri neden suyun zarar verebileceği alandaydı?
Afet riskini yalnızca tehlikenin büyüklüğü belirlemez. O tehlikeye kimlerin maruz kaldığı, ne ölçüde korunabildiği ve müdahale kapasitesi de belirler. Aynı su baskını, farklı yaşam koşullarında çok farklı sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle taşkın alanında yaşayan vatandaşa yalnızca “Oradan taşın” demek, çözümün tamamı değildir. Güvenli konutun nasıl sağlanacağını, geçimin nasıl korunacağını, dönüşümün bedelinin nasıl paylaşılacağını da konuşmak gerekir.
Risk azaltma politikasının içinde insan yoksa, planın üzerinde insanı koruduğunu yazmak yetmez.
Peki, iklim değişikliği?
Tam da meselenin içinde.
Isınan atmosfer daha fazla su buharı barındırabilir. Bu kapasite, yaklaşık olarak her 1°C sıcaklık artışında yüzde 7 yükselir. Uygun meteorolojik koşullarda artan nem, daha şiddetli yağışları besleyebilir. Bu oran, her şehirde yağmurun otomatik olarak yüzde 7 artacağı anlamına gelmez; yağışı hava hareketleri ve bölgesel koşullar da belirler.
Bir selde iklim değişikliğinin payını sayısallaştırmak ise o olaya özgü bilimsel analiz gerektirir.
Dolayısıyla iklim değişikliğini yok sayamayız. Aynı şekilde, onu söylediğimiz anda bütün yerel soruların ortadan kalktığını da kabul edemeyiz.
İklim değişikliği bir mazeret cümlesine dönüştürülmemeli. Altyapıyı, yerleşimi ve hazırlığı yeniden değerlendirme gerekçesi olmalı.
Gökyüzündeki risk büyürken yerdeki sorumluluk küçülmez.
Üstelik kuraklıkla sel birbirinin zıddı gibi görünse de aynı coğrafyanın farklı zamanlarda yaşayabileceği tehlikelerdir. Isınma, buharlaşmayı artırarak kuraklığı ağırlaştırabilir; uygun koşullarda yoğun yağışları da besleyebilir.
Bir kentin aylarca su sıkıntısı çekip ardından kısa süreli bir sağanakla su altında kalması, bilimsel bir çelişki değildir. Suyun ne zaman, ne kadar sürede düştüğünü ve nasıl yönetildiğini birlikte düşünmemiz gerektiğini gösterir.
Yıl boyunca ihtiyaç duyduğunuz suyun bir bölümünün kısa sürede gelmesi, onu güvenle depolayabildiğiniz anlamına gelmez.
O hâlde çözümü de bu neden zincirine göre kurmalıyız. Uzun vadede sera gazı salımlarını azaltırken, bugünden kentlerimizi değişen yağış koşullarına hazırlamalıyız.
Taşkın haritaları planlama kararlarına yön vermeli. Riskli alanlarda yeni maruziyet yaratılmamalı. Dereye ve taşkın suyuna gerekli alan bırakılmalı. Yağmur suyu sistemleri, değişen iklim ve kentleşme koşullarına göre değerlendirilmeli. Geçirgen yüzeyler, depolama alanları ve yeşil altyapı, yerel zemin ve havza koşullarına uygun biçimde birlikte düşünülmeli. Bakımın yapılıp yapılmadığı izlenebilmeli.
Uyarının ardından kimin ne yapacağı da önceden belli olmalı.
Riskli alt geçidi kim kapatacak? Tahliye gerektiğinde ulaşım nasıl sağlanacak? Yaşlı, engelli veya yardıma ihtiyaç duyan kişiye kim ulaşacak? Bu soruların cevabı, yağmur başladığında aranacak kadar önemsiz değildir.
Benim önerim, her ciddi taşkının ardından yağış verileriyle birlikte altyapının durumu, bakım kayıtları ve müdahale zaman çizelgesinin de açıklanmasıdır. Ardından her düzeltici iş için sorumlu ve tamamlanma tarihi belirlenmelidir.
Çünkü “Bir daha yaşanmasın” bir temennidir.
Hangi işin, kim tarafından, ne zamana kadar yapılacağı ise plandır.
Elbette bütün önlemler alınsa da risk sıfırlanmaz. Bu yüzden müdahale ve tahliye kapasitesi her zaman gerekli olacaktır.
Ama riskin sıfırlanamaması, azaltılabilecek zararı kabullenmenin gerekçesi olamaz.
Bir şehrin başarısını, selden sonra kaç pompa çalıştırdığıyla birlikte, yağmurdan önce hangi riskleri azalttığıyla da ölçmeliyiz.
Çünkü yağmur başladığında, yıllar önce verilmiş kararlar da sınava girer.
Ve o sınavın bedelini, kararı verenlerden önce, kapısından su giren insanlar öder.










