İyi Hissetmek Zorunda Olmadığımızı Ne Zaman Unuttuk?
Son zamanlarda sosyal medyada nereye baksak aynı cümlelerle karşılaşıyoruz.
“Pozitif düşün.”
“Enerjini yükselt.”
“Olumluya odaklan.”
“Hayat kısa, mutlu ol.”
“Kötü düşünceleri hayatından çıkar.”
Sanki insanın zihninde yalnızca güzel düşüncelere yer varsa hayat doğru gidiyormuş gibi...
Sabah mutsuz uyanıyoruz, kendimize “Bugün pozitif olmalıyım.” diyoruz.
Bir ilişki bitiyor, “Güçlü olmalıyım.” diyoruz.
Bir şey istediğimiz gibi gitmiyor, “Bunun da bir sebebi vardır.” diyerek hemen anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Üzgünüz ama kendimize üzülme hakkı vermiyoruz.
Peki iyi hissetmek gerçekten her zaman hedefimiz olmak zorunda mı?
Bence burada önemli bir ayrım var.
Olumlu düşünmek başka, olumsuz duygulara tahammül edememek başka.
Çünkü üzüntü bir hata değildir.
Öfke bir hata değildir.
Hayal kırıklığı bir hata değildir.
Kaygı bile her zaman ortadan kaldırılması gereken bir duygu değildir.
Bazen duygular bize bir şey anlatmaya çalışır.
Bir kayıp yaşadıysak üzülürüz.
Haksızlığa uğradıysak öfkeleniriz.
Belirsizlik varsa kaygılanabiliriz.
Bir şey bizim için önemliyse ve onu kaybettiysek canımız yanabilir.
Bunlar psikolojik sistemimizin bozulduğunu değil, insan olduğumuzu gösterir.
Asıl problem, kötü hissettiğimiz anda hemen o duygudan kurtulmaya çalıştığımızda başlıyor.
Psikolojide buna duygusal kaçınma diyoruz.
Kişi rahatsız edici bir duyguyla karşılaştığında onu anlamaya, yaşamaya ve düzenlemeye çalışmak yerine sürekli bastırmaya, dikkatini dağıtmaya veya ondan uzaklaşmaya çalışabiliyor.
Telefonuna sarılmak...
Sürekli meşgul olmak...
Her şeyi şakaya vurmak...
“Ben iyiyim.” deyip aslında hiç iyi olmamak...
Hatta bazen sürekli kendimize “Daha kötüsü de olabilirdi.” diyerek yaşadığımız duyguyu geçersiz kılmak...
Bunların hepsi kısa vadede rahatlatabilir.
Ama bir duyguyu hissetmemekle, o duygunun ortadan kalkması aynı şey değildir.
Çünkü beynimiz yaşananları yalnızca “iyi” ve “kötü” diye ayırıp çöpe atmıyor. Duygusal deneyimleri değerlendirmeye, anlamlandırmaya ve gelecekte benzer durumlarda nasıl tepki vereceğini öğrenmeye çalışıyor.
Bu nedenle duyguların düzenlenmesi, onları yok etmek değil; onlarla ne yapacağımızı öğrenmektir.
Mesela üzgün olduğunuzda kendinize:
“Ben neden böyle hissediyorum?”
“Şu anda gerçekten neye ihtiyacım var?”
“Bu duygu bana ne anlatıyor?”
diye sorabilmek, “Nasıl hemen iyi olurum?” sorusundan çok daha işlevsel olabilir.
Çünkü bazen iyileşmek, kötü hissetmeyi durdurmakla başlamaz.
Kötü hissettiğimizi kabul etmekle başlar.
Bir başka mesele de sosyal medya.
Orada çoğunlukla insanların hayatlarının tamamını değil, seçilmiş anlarını görüyoruz.
Tatil fotoğrafları...
Başarı hikâyeleri...
Mutlu ilişkiler...
Yeni başlangıçlar...
Kahveler, seyahatler, sporlar, güzel evler...
Ve bütün bunların arasında kendi hayatımızın zor taraflarına baktığımızda, sanki herkes bir şeyleri doğru yapıyor da biz geride kalmışız gibi hissedebiliyoruz.
Üstelik son yıllarda “iyi hissetme” de adeta bir performansa dönüştü.
Sadece mutlu olmak değil, mutlu görünmek de gerekiyor.
Üzgünsen toparlan.
Kaygılıysan sakinleş.
Yorgunsan motivasyonunu yükselt.
Kırıldıysan güçlü ol.
Oysa insan psikolojisi böyle çalışmıyor.
Her duygunun hemen çözülmesi gerekmez. Bazı duyguların önce yaşanması gerekir.
Bir insanın birkaç gün üzgün olması depresyonda olduğu anlamına gelmez.
Bir gün hiçbir şey yapmak istememesi tembel olduğu anlamına gelmez.
Bir şeye öfkelenmesi kötü bir insan olduğu anlamına gelmez.
Hayal kırıklığı yaşaması hayatında yanlış bir şey olduğu anlamına gelmez.
Elbette duygularımızın içinde sonsuza kadar kalamayız.
Ama onları yok sayarak da sağlıklı bir yere ulaşamayız.
Burada duygu düzenleme devreye giriyor.
Duygu düzenlemek, “Üzülmeyeceğim.” demek değildir.
“Üzgünüm ve bu duyguyla ne yapacağımı öğrenebilirim.” diyebilmektir.
Bazen konuşmaktır.
Bazen yalnız kalmaktır.
Bazen ağlamaktır.
Bazen yürümektir.
Bazen bir problemi çözmektir.
Bazen de hiçbir şey çözmeden sadece o günün zor olduğunu kabul etmektir.
Ve belki bugün kendimize sosyal medyanın bize söylemediği bir cümleyi söylememiz gerekiyor:
“Bugün iyi hissetmiyor olabilirim ve bu da tamam.”
Çünkü psikolojik olarak sağlıklı olmak, her gün mutlu olmak değildir.
Sağlıklı olmak; mutluluğu da üzüntüyü de, öfkeyi de kaygıyı da hayatın doğal parçaları olarak kabul edip gerektiğinde bunlarla baş edebilmektir.
Elbette uzun süren, yoğunlaşan ve günlük yaşamımızı belirgin biçimde etkileyen duygusal zorlanmalar olduğunda profesyonel destek almak önemlidir. “Her duygu normaldir” demek, kişinin uzun süreli psikolojik sıkıntısını görmezden gelmek anlamına gelmez.
Ama bazen kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik, kendimizi sürekli düzeltmeye çalışmayı bırakmaktır.
Çünkü insan bir proje değildir. Sürekli daha iyi hale getirilmesi gereken bir makine hiç değildir.
Bazen sadece yorulur.
Bazen kırılır.
Bazen kaybeder.
Bazen öfkelenir.
Bazen hiçbir şey yapmak istemez.
Ve sonra yeniden toparlanır.
Belki de ihtiyacımız olan şey sürekli “iyi düşünmek” değil.
Kendimize kötü hissettiğimiz günlerde de iyi davranabilmek.
Çünkü hayat yalnızca mutlu olduğumuz günlerden oluşmuyorsa, ruh sağlığı da yalnızca mutlu olduğumuz günlerde korunmaz.
Bazen iyileşmek, kendimize “İyi olmalısın.” demeyi bırakıp “Ne hissediyorsan, önce onu birlikte anlayalım.” diyebilmekle başlar.
Şerivan Demir
Uzman Psikolog










