Hiç fark ettiniz mi? Gün içinde size en çok konuşan kişi, aslında sizsiniz.
Sabah aynaya baktığınızda…
Bir hata yaptığınızda…
Bir işi yetiştiremediğinizde…
Bir ilişkiniz bittiğinde…
İlk duyduğunuz ses çoğu zaman başkasının değil, kendi sesiniz oluyor. Ve ne yazık ki bu ses, bazen hayatımızdaki en acımasız eleştirmen olabiliyor.
"Yine beceremedin."
"Daha iyisini yapmalıydın."
"Bak herkes senden daha başarılı."
"Sen zaten hep böylesin."
Bir başkası bize bunları söylese belki onunla aramıza mesafe koyarız. Ama aynı cümleleri kendimize söylediğimizde çoğu zaman bunun farkına bile varmıyoruz.
Peki neden?
Çünkü o ses bize ait gibi geliyor. Oysa çoğu zaman gerçekten bize ait değil. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz eleştiriler, kıyaslamalar, yüksek beklentiler ve koşullu sevgi deneyimleri zamanla içselleşiyor. Bir süre sonra dışarıdaki sesler susuyor ama onların yerini, zihnimizin içinde yaşayan görünmez bir anlatıcı alıyor. Ve biz onu kendi kişiliğimiz sanıyoruz. İşte tam burada psikoloji kadar nörobilim de bize önemli bir şey söylüyor.
Beynimiz, tekrar edilen düşünceleri zamanla otomatik hale getirir. Özellikle beynin öğrenme ve alışkanlık oluşturma mekanizmaları, sık tekrar edilen düşünce kalıplarını güçlendirir. Bir düşünceyi ne kadar sık tekrar edersek, o zihinsel yol o kadar kolay çalışmaya başlar. Yani yıllarca kendine "Ben yetersizim."diyen bir beynin, stresli bir durumda yine aynı cümleye yönelmesi şaşırtıcı değildir.
Bir başka önemli yapı ise beynin amigdalasıdır. Amigdala yalnızca dışarıdan gelen tehditlere değil, bazen kendi düşüncelerimizi de tehdit olarak algılayabilir. Sürekli kendimizi eleştirdiğimizde beyin bunu gerçek bir tehlike gibi yorumlayabilir. Bunun sonucunda stres hormonları artar, beden gerilir, nefes yüzeyselleşir ve kişi kendini sürekli tetikte hissetmeye başlar.
Yani bazen bizi yoran hayatın kendisi değil, hayatı zihnimizde anlatış biçimimizdir. Öte yandan beynimizin ön bölgesi olan prefrontal korteks, duyguları düzenleme, mantıklı değerlendirme ve kendimize dışarıdan bakabilme becerimizde önemli rol oynar.
İyi haber şu ki; beynimiz değişebilen bir organdır. Nöroplastisite sayesinde yeni düşünme biçimleri geliştirdikçe beynimiz de yeni bağlantılar kurabilir. Yani iç sesimizin tonu değişebilir. Bu, bir gecede olmaz. Ama olur.
Peki bunu nasıl başarabiliriz? İlk adım, o sesi susturmaya çalışmak değil; onu fark etmektir. Çünkü fark edilmeyen her düşünce, gerçek sanılır. Kendinize şu soruyu sorun: "Bu cümleyi çok sevdiğim bir arkadaşıma söyler miydim?" Eğer cevabınız "Hayır." ise, neden kendinize söylemeye devam ediyorsunuz? Bir diğer önemli adım ise öz şefkattir. Öz şefkat, kendini acımak değildir. Kendine mazeret üretmek hiç değildir. Öz şefkat; zorlandığında kendine de bir insan gibi davranabilmektir.
Hata yaptığında kendini aşağılamak yerine, "Şu an zor bir dönemden geçiyorum." diyebilmektir. Araştırmalar, öz şefkat geliştiren bireylerin stres düzeylerinin azaldığını, duygusal dayanıklılıklarının ise arttığını gösteriyor.
Belki de güçlü olmak, kendini hiç eleştirmemek değildir. Belki de gerçek güç, kendine her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilecek kadar nazik davranabilmektir. Çünkü insan bazen başkalarının söylediklerinden değil… Kendi zihninde yıllardır hiç susmayan o sesten yorulur. Ve belki de iyileşme, o sesi tamamen susturmakla değil…Onunla konuşma biçimini değiştirmekle başlar. Çünkü insanın en uzun ilişkisi, kendisiyle kurduğu ilişkidir.









