Prof. Dr. Uğur Batı Yazıları

Prof. Dr. Uğur Batı

Dijital Penguenler! Panoptikon ve Sosyal Medya Algoritmalarının Gölgesinde Hakikat Arayışı

14.02.2026 00:55
Haber Detay Image

Birden bir penguen gördük. Bir belgesel görüntüsü. Eski bir video. Birkaç saniyelik. Sürüsünden ayrılıyor ve yürüyüp dağlara doğru gidiyor. Bu görüntü aslında seneler öncesine dayanıyor. Antarktika'da çekilmiş bir belgesel bu. Sahnede, bir penguen koloniden ayrılarak ters yöne doğru yürümeye başlayan o penguen! Bu sahne sosyal medyada yeniden paylaşıldığında, sadece bir doğa görüntüsü olmaktan çıktı ve modern insanın ruh hâlini anlatan güçlü bir metafora dönüştü. Fena hem de! Belki milyar paylaşım aldı tüm mecralarda.

Bir penguenin yürüyüşü bence sadece insanların cesaret ya da başka bir ihtimal arayışını değil de sosyal medya algoritmalarını gündeme getirdi!

Bir anda yüz milyonlarca paylaşım! Nasıl yani?

Bu sadece doğal bir yayılım mı? Yoksa bir algoritma eli mi değdi? Üst akıl? Yapay zeka!

Haydi cevap arayalım!

Bu kısmın başlığına "Herzog'un Buzlu Aynasında Sisyphos'un Gölgesi: Penguenin Sonsuz Yürüyüşü ve Varoluşun Absürt Dansı" diyelim.

Antarktika'nın buzlu çölünde, rüzgârın acımasız bir senfoni gibi uğuldadığı o uçsuz bucaksız beyazlıkta, Werner Herzog'un 2007 yapımı belgeseli Encounters at the End of the World (Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar), doğanın soğuk bir aynasını tutar insanoğlunun yüzüne. Binlerce Adélie pengueninin ritmik, neredeyse mekanik adımlarıyla dolu bir kolonide, tek bir figür ayrılır sürüden; siyah beyaz tüyleri, karın sonsuzluğunda bir virgül gibi belirir. Denizin bereketli çağrısına kulak tıkayarak, iç kesimlerin ölümcül dağlarına doğru adım atar. Herzog'un derin, yankılanan sesi, bu manzarayı bir soruyla taçlandırır: "Ama neden?" Bu soru, sadece bir hayvanın sapkın yolunu değil, varoluşun en derin çatlaklarını aydınlatır – tıpkı Albert Camus'un Sisyphos Mitinde, o ebedi mahkûmun kayasını zirveye itişi gibi, anlamsızlığın ve isyanın bir metaforu olarak.

Yapay zekâ ve onun odağı da çalışan sosyal medya bugün neredeyse tüm tartışmaların merkezinde. Hız, otomasyon, verimlilik ve algoritmik akıl… Ancak tam da bu yoğunlukta gözden kaçan bir gerçek var: Sosyal medya hâlâ en canlı, en temaslı ve en dönüştürücü alan. Yapay zekâ düşünen bir sistemse, sosyal medya hisseden bir ekosistem. Tepki veren, şekil değiştiren, kolektif reflekslerle yön bulan bir alan.

Toplumsal algı, siyasal dil, ticari stratejiler ve bireysel kimlikler; hepsi sosyal medya üzerinden yeniden tanımlanıyor. Bu nedenle mesele yalnızca "hangi platform popüler" sorusu değil; asıl soru, insanın bu yeni dijital kamusal alanda nasıl konumlandığı.

Silikon Vadisi'nin Görünmez Mimarisi

Modern zamanların en büyük paradoksu, bilginin tarihte hiç olmadığı kadar erişilebilir olmasıyla, hakikatin hiç olmadığı kadar parçalanmış olmasıdır. İnsanlık, bir zamanlar meydanlarda, kütüphanelerde veya dost meclislerinde çarpışan fikirlerin ateşinde gerçeği ararken; bugün bu arayış, "algoritma" adı verilen soğuk, mekanik ve çıkara dayalı formüllerin insafına bırakılmıştır. Sosyal medya platformları, bizi dünyaya bağlayan köprüler olma iddiasıyla yola çıkmış olsalar da, zamanla bizi kendi zihinlerimizin dijital yansımalarına hapseden camdan saraylara dönüştüler.

1. Filtre Balonları ve Yankı Odalarının Estetiği

Yabancı literatürde Eli Pariser tarafından kavramsallaştırılan "Filter Bubble" (Filtre Balonu), modern insanın dijital tecrit halini en iyi tanımlayan terimdir. Algoritma, bizim her beğenimizi, her öfkemizi ve her duraklamamızı titizlikle not eder. Sonuçta önümüze konan akış, dünyanın kendisi değil, dünyadaki varlığımızın kusursuz bir teyididir.

Bu oyunun edebi ve felsefi trajedisi şudur: Algoritma bize sadece sevdiğimiz şeyleri sunarak bizi "mutlu" etmeyi amaçlarken, aslında zihinsel gelişimimiz için elzem olan "entelektüel sürtünmeyi" yok eder. Bir fikir, ancak karşıt bir fikirle çarpıştığında kıvılcım çıkarır. Yankı odalarında (Echo Chambers) ise sadece kendi sesimizin dijital yankılarını duyarız. Bu durum, gerçeğin o köşeli, bazen can yakan ama her zaman öğretici olan kusurlu yanını bizden gizler.

2. Algoritmik Yanlılık: Kodların Arasındaki Önyargı

Çoğu zaman algoritmaların tarafsız matematikten ibaret olduğunu düşünme yanlışına düşeriz. Oysa "Algorithmic Bias" (Algoritmik Yanlılık) üzerine yapılan çalışmalar, bu sistemlerin yaratıcılarının ve verilerin toplandığı toplumların önyargılarını miras aldığını gösterir. Algoritma, gerçeği nesnel bir biçimde sunmak yerine, popüler olanı doğru olana, kışkırtıcı olanı ise yapıcı olana tercih eder.

Bu, gerçeğin kusurlu bir yanını keşfetmektir; çünkü gördüğümüz şey bir "gerçeklik" değil, bir "verimlilik" çıktısıdır. Bir paylaşımın doğruluğu, onun ne kadar çok etkileşim aldığıyla (beğeni, yorum, paylaşım) ölçüldüğünde, hakikat yerini sansasyona bırakır. Edebi bir ifadeyle; dijital çağda hakikat, gürültünün içinde boğulan ince bir melodiye dönüşmüştür.

3. Dijital Düalizm ve Kimlik Erozyonu

Sosyal medya oyunları, bireyi sadece bir "tüketici" olarak değil, aynı zamanda bir "ürün" olarak konumlandırır. "Digital Dualism" kavramı, fiziksel dünya ile dijital dünya arasındaki ayrımın bulanıklaştığını anlatır. Ancak bu bulanıklık içinde insan ruhu, algoritmanın dikte ettiği kalıplara girmeye zorlanır. Algoritma bizi kategorize eder: "Muhafazakar", "liberal", "teknoloji meraklısı", "spor tutkunu"... Bu etiketler yapıştırıldığında, insan ruhunun o muazzam karmaşıklığı ve çelişkileri (ki insanı insan yapan budur) sistem dışı bırakılır.

4. Kusurun Reddi ve Mükemmeliyet İllüzyonu

Gerçek kusurludur. Bir insan yüzündeki çizgiler, bir düşüncedeki tereddütler, bir sanat eserindeki eksiklikler ona ruh katar. Sosyal medya algoritmaları ise bizi "kusursuzluğun" diktatörlüğüne davet eder. Filtrelenmiş yüzler, kurgulanmış hayatlar ve rafine edilmiş düşünceler... Bu, gerçeğin sadece cilalanmış bir yüzüdür. Oysa bu parlak yüzeyin altında, insanın gerçeklikten kopuşunun getirdiği derin bir melankoli yatar. Bizler, algoritmanın sunduğu bu kusursuz dünyada yaşarken, aslında gerçeğin o samimi ve pürüzlü dokusunu özlüyoruz.

Bu Konuyu Bir Zirvede Tartışacağız!

10 Şubat 2026'da, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası ev sahipliğinde gerçekleşen DİJİTAL İNSAN Zirvesi, tam da bu sorunun etrafında şekillendi ve ben de bu minvalde bir konuşma yaptım. "Sosyal Medyanın Geleceği – Geleceğin Sosyal Medyası" başlığı, bir öngörüden çok bir yüzleşmeyi işaret ediyor. Yusuf Hacısüleyman'danEmre Noyan'a, Myrat Kaplan'dan Osman Demircan'a Prof. Dr. Bilge Uzun'dan Prof. Dr. Korkut Ulucan'a uzanan güçlü konuşmacılar meseleyi yalnızca teknolojik değil; kültürel, psikolojik, iletişimsel ve toplumsal boyutlarıyla ele aldı.

Bu zirve, dinlemek kadar düşünmek, tartışmak kadar konum almak isteyenler için. Çünkü sosyal medya artık bir araç değil; bir zamanın ruhu.

Bitirirken: Algoritmanın Ötesine Geçmek

Sosyal medya algoritma oyunları, bize gerçeğin kusurlu, eksik ve manipüle edilmiş bir yanını sunar. Bu labirentten çıkışın yolu, algoritmanın bizi beslemesine izin vermek değil, bilinçli bir "dijital diyet" ve "eleştirel okuryazarlık" ile kendi keşif rotamızı çizmektir.

Hakikat, ekranın kaydırdığımız sonsuz döngüsünde değil; durup düşündüğümüzde, farklı olana tahammül ettiğimizde ve algoritmanın bize sunmadığı o "beklenmedik" tesadüflere kapımızı açtığımızda parıldar. Dijital aynadaki aksimiz ne kadar parlak olursa olsun, gerçek her zaman o aynanın arkasındaki karanlıkta, tüm çıplaklığı ve kusurlarıyla bizi beklemektedir.

Yazarın Tüm Yazıları