Siyaset, eninde sonunda güven meselesidir. Sandığa giden seçmen, eline aldığı pusulayı sadece bir isim için değil, o ismin temsil ettiği karakter, dürüstlük ve liyakat için mühürler. Çünkü belediye başkanlığı makamı, sadece asfalt döken, park yapan, ihale yöneten bir pozisyon değildir; aynı zamanda şehri temsil eden bir ahlaki sorumluluk makamıdır. Bugün Sakarya kamuoyunda tartışılan mesele ise tam da bu güven zeminini ilgilendiriyor. Yusuf Alemdar hakkında gündeme gelen diploma iddiaları, artık basit bir siyasi polemik olmaktan çıkmış, kamu vicdanını meşgul eden ciddi bir etik tartışmaya dönüşmüş durumda.
İddiaların merkezinde yer alan Doğu Akdeniz Üniversitesi'nin, Alemdar'ın özgeçmişinde yer alan mezuniyet bilgilerine ilişkin "okulumuzda kaydı dahi yoktur" şeklinde bir açıklama yaptığı ifade ediliyor. Eğer bu açıklama doğruysa, ortada sıradan bir iletişim kazası yoktur. Bu, doğrudan doğruya kamuoyuna sunulan bilginin doğruluğuna ilişkin bir krizdir. Çünkü bir üniversitenin, bir büyükşehir belediye başkanı için böylesine net ve ağır bir ifade kullanması, hafife alınabilecek bir durum değildir.
Şu gerçeği teslim ederek başlayalım: Türkiye'de belediye başkanı olabilmek için üniversite mezunu olma şartı yoktur. İlkokul mezunu olmak yeterlidir. Dolayısıyla bir adayın üniversite diploması bulunmaması hukuki ya da demokratik bir sorun teşkil etmez. Sorun, eğer gerçekten böyle bir mezuniyet yoksa, özgeçmişte neden varmış gibi gösterildiği iddiasıdır. Siyasette yasal olanla etik olan her zaman aynı şey değildir. Hukuken zorunlu olmayan bir akademik geçmişin, siyasi bir kimlik inşasında kullanılması ve bunun gerçeğe aykırı çıkması, seçmenin güvenine doğrudan temas eder.
Burada sorulması gereken soru son derece nettir: Üniversite mezuniyeti yoksa, neden varmış gibi beyan edilmiştir? Seçmende daha güçlü bir liyakat algısı oluşturmak için mi? Akademik bir kimlik üzerinden siyasi prestij kazanmak için mi? Rakipler karşısında psikolojik bir üstünlük sağlamak için mi? Eğer iddialar doğruysa, bu durum seçmenin karar sürecini etkileyen bir unsura dönüşür. Çünkü seçmen adayın özgeçmişine bakarak bir kanaat oluşturur. O kanaat, oy verme davranışını şekillendirir. Gerçeğe aykırı bir bilgi, seçmenin iradesini dolaylı olarak manipüle etmek anlamına gelir.
Daha da çarpıcı olan ise üniversitenin açıklaması karşısındaki sessizliktir. Bir yükseköğretim kurumunun "kaydımız yoktur" dediği bir ortamda, ilgili ismin haftalarca kamuoyuna net bir belge sunmaması, tartışmayı bitirmek yerine büyütür. Siyasette sessizlik bazen stratejik olabilir; ancak böylesine somut ve belgelenebilir bir konuda sessizlik, kamu vicdanında soru işaretlerini artırır. Eğer diploma varsa, bir fotokopi ile tartışma sona erer. Eğer üniversitenin açıklaması yanlışsa, hukuki süreç başlatılır ve kamuoyu bilgilendirilir. Eğer bir karışıklık varsa, resmi yazışmalar paylaşılır. Fakat hiçbir adım atılmıyorsa, doğal olarak "neden?" sorusu büyür.
Şunu da açıkça ifade etmek gerekir: Bu mesele bir diploma meselesi değildir. Bu mesele, kamuoyuna sunulan bilginin doğruluğu meselesidir. Bu mesele, siyasetin güven zeminidir. Türkiye'de siyaset kurumunun zaten ciddi bir güven sorunu yaşadığı bilinen bir gerçektir. Toplumun geniş kesimlerinde siyasetçilere duyulan güven zedelenmişken, eğitim gibi basit ve net bir konuda ortaya çıkan bir şaibe, sadece bir kişiyi değil, tüm kurumu yıpratır. Çünkü seçmen şunu düşünür: "Bu konuda doğru değilse, başka hangi konuda doğru?"
Bir başka önemli boyut da hukuki refleks meselesidir. Eğer gerçekten üniversitenin açıklaması gerçeğe aykırıysa, neden bugüne kadar bir dava açılmadı? Bir belediye başkanının itibarına zarar verecek böylesine ağır bir açıklama karşısında hukuka başvurmaması olağan mıdır? İftira söz konusuysa, hukuk devreye girer. Yanlış beyan söz konusuysa, kamuoyuna açıklama yapılır. Fakat iki ihtimal arasında asılı kalan bir sessizlik, iddiaların gölgesini büyütür.
Sakarya halkı, polemik değil açıklama bekliyor. Çünkü belediye başkanlığı makamı, kişisel bir unvan değil, şehrin ortak iradesini temsil eden bir pozisyondur. O makamın itibarı, sadece başkanı değil, tüm şehri bağlar. Her geçen gün süren belirsizlik, Sakarya Büyükşehir Belediyesi'nin kurumsal itibarına zarar verir. Zaman kazanmaya yönelik bir strateji varsa bile, bilinmelidir ki kamu vicdanı zamanla ikna olmaz; aksine daha fazla soru üretir.
İşin bir de siyasi etik boyutu var. Siyaset sadece hukuki sorumluluk değildir; ahlaki sorumluluktur. Eğer ortada bir yanlış beyan varsa ve bu tescillenirse, bunun siyasi sonuçları olur. İstifa çağrıları bu yüzden yükselir. İstifa, her zaman suçun kabulü değildir; bazen kurumu koruma refleksidir. Ancak bugün için en temel beklenti istifa değil, şeffaflıktır. Belgeyle konuşmaktır. Net bir açıklamayla tartışmayı bitirmektir.
Unutulmamalıdır ki sandık sadece seçim günü kurulmaz. Sandık, her gün seçmenin vicdanında kurulur. O vicdanda en ağır gelen şey ise cevapsız bırakılan sorulardır. Seçmen, temsilcisinden mükemmellik değil dürüstlük bekler. Hata yapılabilir; fakat hata karşısında gösterilen tavır belirleyicidir. Açıklık, cesaret ve şeffaflık, güveni yeniden inşa edebilir. Sessizlik ise güveni aşındırır.
Bugün gelinen noktada yapılması gereken son derece basittir. Eğer diploma varsa, kamuoyuna sunulmalıdır. Eğer üniversitenin açıklaması hatalıysa, hukuki süreç başlatılmalıdır. Eğer bir yanlışlık varsa, açıkça kabul edilmelidir. Bu üç ihtimalden biri mutlaka gerçektir. Dördüncü bir ihtimal yoktur. Fakat hiçbirinin yapılmaması, tartışmayı kronikleştirir.
Siyasette güven ya onarılır ya da erozyona uğrar. Arada bir alan yoktur. Sakarya kamuoyu artık söylenti değil, belge görmek istiyor. Çünkü şehirler güvenle yönetilir. Güven ise şeffaflıkla ayakta kalır. Ve şeffaflık, cesaret ister. Bugün ihtiyaç duyulan şey tam da bu cesarettir.
Kalın Sağlıcakla….









