Türk siyasetinde bazı gelişmeler vardır ki yalnızca bir partinin iç meselesi değildir; bir zihniyetin, bir yön arayışının, hatta bir kimlik bunalımının dışa vurumudur. Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan'ın CHP'den istifası ve ardından Ankara'da beş CHP'li belediye başkanının daha partiden ayrılacağı iddiaları tam da böyle bir kırılma anına işaret ediyor. Bu, sıradan bir istifa zinciri değildir. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi'nin yıllardır halının altına süpürdüğü yapısal bir sorunun artık saklanamaz hale gelmesidir.
Çünkü burada mesele sadece "kim gitti, kim kaldı" meselesi değildir. Asıl mesele şudur: CHP kendi kimliğini kaybetti mi? Daha da önemlisi, CHP artık kendi adaylarını mı çıkarıyor, yoksa başka siyasal geleneklerin isimlerine emanet mi ediliyor?
Siyaset, boşluk kaldırmaz. Siz kendi ideolojinizi zayıflatırsanız, başka ideolojiler gelir o boşluğu doldurur. Siz kendi kadrolarınızı yetiştirmezseniz, başkalarının kadrolarına muhtaç kalırsınız. Bugün Ankara'da yaşanan tam olarak budur.
Son yıllarda CHP yönetiminin sıkça dile getirdiği "yüzde 50+1 için normalleşmeye ve sağ seçmene ihtiyacımız var" söylemi kulağa stratejik bir hesap gibi gelebilir. Ancak siyaset sadece matematik değildir. Siyaset karakterdir. Siyaset kimliktir. Siyaset duruştur.
Eğer siz oy uğruna kimliğinizi flu hale getirirseniz, seçmen size güvenmez. Çünkü seçmen şunu sorar: "Sen aslında kimsin?"
CHP'nin bugün en büyük sorunu budur. Seçmen bu soruya net bir cevap alamıyor.
Bir gün sol söylem, ertesi gün merkez sağa göz kırpma, sonra muhafazakâr seçmene mesajlar… Bu zikzaklar bir strateji değil, savrulmadır. Ve savrulan bir partiye kimse emanetini teslim etmez.
Ankara'da yaşananlar bu savrulmanın somut sonucudur.
Mansur Yavaş gerçeğini doğru okumadan bu tabloyu anlamak mümkün değil.
Mansur Yavaş CHP kökenli bir siyasetçi değildir. Bunu herkes biliyor. Kendisi milliyetçi-muhafazakâr bir gelenekten, yani MHP çizgisinden gelmiştir. Siyasi geçmişi, ideolojik duruşu ve kadro anlayışı sağ kökenlidir. CHP'ye sonradan eklemlenmiş, daha doğrusu CHP'nin "kazanabilecek aday" arayışı sonucu vitrine koyduğu bir isimdir.
Bu tercihin kısa vadede sandıkta başarı getirdiği doğrudur. Ancak uzun vadede partinin dokusunda ciddi bir kırılma yarattığı da ortadadır.
Çünkü siz başka bir siyasi kültürden gelen bir ismi aday yaptığınızda, sadece bir kişiyi transfer etmiş olmazsınız; onun zihniyetini, kadrosunu, reflekslerini de transfer edersiniz.
Ankara'da olan tam olarak budur.
Mansur Yavaş aday olurken sadece kendisi gelmedi. Kendi ekolünden, kendi siyasal anlayışından, kendi güvendiği isimleri de beraberinde getirdi. İlçelerde aday tercihleri yapılırken de bu çizgi belirleyici oldu. CHP'nin yıllardır emek veren kadroları yerine, Yavaş'a sadık isimler tercih edildi.
Keçiören bunun en somut örneğidir.
Mesut Özarslan, CHP'nin klasik örgüt yapısından gelen bir isim değildi. Mansur Yavaş'ın ekolünden gelen, onun referansıyla aday gösterilen bir isimdi. Hatta genel merkeze adeta dayatılarak adaylaştırıldığı herkesin malumudur. CHP örgütünün içinden çıkan bir tercih değil, Yavaş'ın siyasi tasarrufuydu.
Sonuçta seçim kazanıldı.
Ama asıl soru şu: Kazanan kim oldu?
CHP mi kazandı, yoksa Mansur Yavaş'ın ekibi mi?
Bugün yaşananlar gösteriyor ki aslında kazanan parti değil, bir ekol olmuş.
Çünkü Keçiören Belediye Başkanı süreç içerisinde CHP ile değil, doğrudan Mansur Yavaş ile hareket etti. Parti kimliği hiçbir zaman belirleyici olmadı. Bağlılık partiye değil, kişiye oldu.
Bu zaten siyasetin en tehlikeli alanıdır.
Kurumsal sadakat yerini kişisel sadakate bırakırsa, parti çözülmeye başlar.
Ve nitekim öyle oldu.
Mansur Yavaş ile ters düşen Keçiören Belediye Başkanı, CHP'ye daha fazla tutunmadı. Çünkü zaten CHP'li değildi. Aidiyeti oraya değildi. İlk kriz anında kopuş yaşandı. Üstelik Özgür Özel ile yaşanan mesaj ve hakaret polemiği bu kopuşu hızlandırdı. Genel başkanla yaşanan gerilim, zaten zayıf olan bağı tamamen kopardı.
Çünkü ortada ideolojik bir bağ yoktu.
Sadece seçim ittifakı vardı.
İttifak bozulunca ilişki de bitti.
Daha çarpıcı olan ise diğer beş ilçe belediye başkanının tavrıdır.
Haymana, Gölbaşı, Nallıhan, Beypazarı ve Kalecik…
Bu isimlerin tamamı yine Mansur Yavaş'ın referansıyla aday olmuş isimler. CHP'nin kurumsal hafızasından değil, Yavaş'ın siyasal çevresinden gelen kadrolar.
Ve yaptıkları açıklamaya bakıyorsunuz…
CHP Genel Başkanı'na bağlılık değil, Mansur Yavaş'a bağlılık.
Bu açıkça şunu söylüyor: "Bizim liderimiz parti genel başkanı değil."
Bu, bir parti açısından alarm zillerinin en yüksek sesle çaldığı noktadır.
Bir partide belediye başkanları genel merkeze değil de başka bir isme sadakat bildiriyorsa, orada artık kurumsal yapıdan söz edemezsiniz. Orada fiilen paralel bir siyasi merkez oluşmuş demektir.
Bugün Ankara'da CHP tabelası altında fiilen "Mansur Yavaş ekolü" siyaset yapıyor.
Bu durum CHP için çok ağır bir çelişkidir.
Çünkü CHP tarihsel olarak güçlü örgüt geleneği olan, parti disiplini yüksek bir yapıdır. Kişilere değil, kuruma bağlılık esastır. Ancak bugün gelinen noktada, parti kimliği ikinci plana itilmiş durumda.
Bu tablo sürdürülebilir değildir.
Siyasette kişisel karizma geçicidir, kurumsal yapı kalıcıdır. Eğer CHP kurumsal kimliğini koruyamazsa, yarın başka şehirlerde de benzer kopuşlar yaşanır. Her güçlü figür kendi ekibini kurar, parti ise tabela partisine dönüşür.
İşte asıl tehlike budur.
CHP'nin bugün yaşadığı kriz sağdan oy alamamak değildir. Asıl kriz, kendi içindeki dağılmadır. Kendi içinde bir bütünlük kuramayan parti, topluma nasıl birlik mesajı verecek?
Kendi belediye başkanını bile tutamayan yapı, ülkeyi nasıl yönetecek?
Seçmen bu soruları soruyor.
Ve cevap alamadıkça uzaklaşıyor.
Gerçek şu ki CHP uzun süredir "kazanacak aday" ararken "kendine ait aday" üretmeyi unuttu. Kendi siyasetçisini yetiştirmek yerine transfer siyasetini tercih etti. Kısa vadeli başarılar uğruna uzun vadeli kimliğini aşındırdı.
Bugün ödenen bedel budur.
Ankara'daki istifalar bir başlangıçtır. Eğer parti yönetimi hâlâ meseleyi kişisel kırgınlık, münferit olay ya da geçici kriz olarak görürse yanılır. Bu yapısal bir sorundur.
Çünkü ortada basit bir istifa yok.
Ortada bir gerçek var: CHP kendi kadrolarını kaybediyor, yerine emanet kadrolarla siyaset yapıyor.
Emanet siyasetle kalıcı iktidar kurulmaz.
Siyasette en pahalı şey kimliktir.
Bir kez kaybettiniz mi, geri almanız yıllar sürer.
Bugün CHP bir yol ayrımında.
Ya kendi değerlerine, kendi tabanına, kendi kadrolarına dönecek…
Ya da başka siyasi geleneklerin gölgesinde, başkalarının adaylarıyla günü kurtarmaya çalışacak.
Ama şunu herkes bilmeli: Gölge büyürse, asıl gövde görünmez olur.
Ankara'da bugün yaşanan şey tam olarak budur.
CHP tabelası var…
Ama siyaset başkalarının ellerinde.
Ve bu tablo değişmezse, yarın konuşacağımız şey istifalar değil, çok daha ağır bir hezimet olur. Çünkü seçmen eninde sonunda şunu sorar:
"Madem yöneten başkası, o zaman neden CHP'ye oy vereyim?"
İşte siyasette asıl korkulması gereken soru budur.
Kalın Sağlıcakla…









