Deprem günlerini hatırlayın…
Türkiye, tarihinin en büyük afetlerinden biriyle mücadele ederken milyonlarca insan tek yürek olmuş, devletin tüm kurumları, belediyeler, sivil toplum kuruluşları ve gönüllüler aynı hedef için seferber olmuştu. Ancak o günlerde bir kesim vardı ki, acıyı paylaşmaktan çok siyasi hesap yapmayı tercih etti.
Daha ilk saatlerden itibaren televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve katıldıkları her platformda aynı söylem dillendiriliyordu: “Devlet yok.” Oysa bu iddia, sahadaki gerçeklerle örtüşmüyordu. Amaç, depremin acısını hafifletmek değil; devleti aciz göstermek, kurumlarını itibarsızlaştırmak ve milletin güvenini sarsmaktı.
İşte tam da bu süreçte, bağışların önemli bir bölümü sistematik şekilde Haluk Levent’in öncülüğünü yaptığı Ahbap Derneği’ne yönlendirildi. Günlerce ekranlardan aynı çağrılar yapıldı. Sanatçılar, yorumcular, gazeteciler ve kendilerini “aydın” olarak tanımlayan isimler adeta tek ağızdan Ahbap’ı işaret etti. Devlet kurumlarına güvenilmemesi gerektiği ima edilirken, tüm umutlar tek bir sivil toplum kuruluşunda toplanmaya çalışıldı.
Bugün ise kamuoyuna yansıyan iddialar ve yürütülen adli süreçler karşısında aynı isimlerin büyük bir sessizliğe bürünmesi dikkat çekiyor.
O gün yüksek sesle konuşanlar bugün neden susuyor?
Milleti Ahbap’a bağış yapmaya yönlendiren sanatçılar, kanaat önderleri ve sosyal medya fenomenleri bugün neden tek bir cümle kurmuyor? Eğer o gün bu kadar güçlü referans oldularsa, bugün de kamuoyuna açıklama yapma sorumluluğunu taşımaları gerekmez mi?
Toplum adına güven telkin eden herkes, yalnızca alkış günlerinde değil, hesap verme günlerinde de aynı cesareti gösterebilmelidir.
Ben deprem bölgesini defalarca ziyaret etmiş bir gazeteciyim. Günlerce şehir şehir dolaştım. Enkazların arasında, çadır kentlerde, konteyner alanlarında, lojistik merkezlerinde bulundum. AFAD’ı gördüm. Kızılay’ı gördüm. Jandarmayı gördüm. Emniyeti gördüm. Mehmetçiği gördüm. Valileri, kaymakamları, kamu görevlilerini gördüm. İsimsiz kahramanlar gece gündüz demeden mücadele ediyordu.
Elbette eksikler vardı. Böylesine büyük bir felakette eksikliklerin yaşanmaması zaten mümkün değildi. Ancak “devlet yoktu” demek, hem sahada canla başla çalışan yüz binlerce görevliye hem de gerçeklere haksızlıktı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, devletin ortaya koyduğu yeniden inşa süreci bunun en somut göstergesidir. Yüz binlerce konut tamamlandı, yenileri hızla yükselmeye devam ediyor. Sadece binalar yapılmıyor; okullar, hastaneler, yollar, altyapılar ve sosyal yaşam alanlarıyla birlikte adeta yeni şehirler kuruluyor. Yaklaşık yarım milyon konutluk devasa dönüşüm, dünyanın pek çok ülkesinin yıllarca tamamlayamayacağı büyüklükte bir organizasyon olarak yürütülüyor.
Bütün bunlar ortadayken, depremi siyasi propaganda malzemesi hâline getirenlerin bugün aynı kararlılıkla konuşamamaları düşündürücüdür.
Elbette hukuk herkes için gereklidir. Bir kişi ya da kurum hakkında yürütülen adli süreçler kesinleşmiş bir hüküm anlamına gelmez. Masumiyet karinesi, hukuk devletinin temel ilkelerindendir. Ancak kamuoyunda güven oluşturan yapıların da şeffaflığa en yüksek düzeyde önem vermesi beklenir. Bu nedenle ortaya atılan iddiaların açıklığa kavuşması, hem ilgili kişiler hem de toplum vicdanı açısından önem taşımaktadır.
Asıl sorgulanması gereken ise, depremin ilk günlerinde oluşturulan algıdır.
Devlet kurumlarını itibarsızlaştırmak adına yürütülen kampanyalar kime ne kazandırdı?
AFAD’ı küçümseyenler…
Kızılay’ı hedef tahtasına koyanlar…
Devletin tüm imkânlarını görmezden gelenler…
Bugün aynı cesaretle konuşabiliyor mu?
Muhalefet etmek elbette demokrasinin vazgeçilmez unsurudur. Ancak muhalefet; devletin kurumlarını yıpratmak, milletin güvenini sarsmak ve afet gibi ortak acılar üzerinden siyasi hesap yapmak değildir.
Türkiye, depremde büyük acılar yaşadı. Ama aynı zamanda büyük bir dayanışma örneği de sergiledi. Devletiyle, milletiyle, güvenlik güçleriyle, sağlık çalışanlarıyla, gönüllüleriyle omuz omuza mücadele etti.
Bu gerçeği değiştirmeye çalışanların söylemleri ise zaman içinde gerçeklerin karşısında etkisini yitirdi.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
O gün ekran ekran dolaşıp milleti tek bir adrese yönlendirenler, bugün neden sessiz?
Millete sürekli “şuna güvenin, buna güvenmeyin” diyenler, bugün aynı sorumluluk duygusuyla kamuoyunun karşısına çıkabilecek mi?
Çünkü toplumun hafızası sandıklarından daha güçlüdür.
Deprem günlerinde söylenen sözler de yapılan yönlendirmeler de unutulmaz.
Ve gün gelir, en yüksek sesle konuşanların sessizliği, söyledikleri bütün sözlerden daha fazla dikkat çeker.
Kalın Sağlıcakla…










