Venezuela, Suriye ve İran gibi ülkelerde yaşanan kriz, salt bir ekonomik çöküşün ötesinde, devlet–toplum ilişkisinde yaşanan paradoksal bir dönüşümü yansıtmaktadır. Geleneksel otoriter yönetimler, yoksulluğu uzun süre bir yönetim aracı olarak kullandı. Ancak bugün sistemin çöküşü, tam da bu aracın işlevsizleşmesiyle başladı. Modern devletin temel vaadi olan asgari refah sağlama kapasitesi ortadan kalktığında, yönetim mekanizmaları da anlamını yitiriyor.
Maslow'un Siyasal Okuması
Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi, bu çözülmeyi anlamak için şaşırtıcı derecede açıklayıcı bir çerçeve sunar. Siyasal sadakat ve ideolojik bağlılık, ancak temel fizyolojik ihtiyaçlar karşılandığında anlam kazanabilen "üst düzey" psiko-sosyal ihtiyaçlardır. Açlık, barınma krizi ve güvencesizlik koşullarında ne din ne ulusal söylem ne de rejim propagandası kalıcı bir toplumsal meşruiyet üretebilir. Alt basamak çöktüğünde, üst yapı kendiliğinden sarsılır.
İran'da kronik enflasyonun aşındırdığı orta sınıf, Venezuela'da gıda kıtlığının marjinalleştirdiği kitleler ve Suriye'de savaş sonrası derinleşen yoksulluğun çaresiz bıraktığı toplum, aynı gerçekle yüzleşmektedir: Hayatta kalma mücadelesi, siyasal aidiyetten önce gelir.
İktidarın İki Ayaklı Taburesi ve Çöküşü
Otoriter rejimler tarihsel olarak iki temel dayanak üzerine inşa edilmiştir: baskı aygıtları ve ekonomik dağıtım. Güvenlik güçleri korkuyu üretir; ekonomi ise rızayı. Ancak 2026'ya girerken bu denklem kökten bozulmuştur.
Ekonomi çöktüğünde, baskı tek başına yönetemez. Açlık, korkudan daha güçlü bir siyasal etkendir. Çünkü korku geleceğe, açlık ise bugüne aittir. Üstelik güvenlik aygıtlarının mensupları da aynı ekonomik gerçekliğin içinde yaşamaktadır; onların sadakati de bu çöküşle birlikte sınanmaktadır.
"Haftada yedi kilo et tüketen ile ayda bir kez et alabilen arasındaki fark" yalnızca niceliksel bir ayrım değildir. Bu fark, toplumsal sözleşmenin koptuğu eşiği işaret eder. Rejimler, ekonomik dağıtım mekanizmaları yoluyla belirli grupları "besleyerek" sadakat üretir. Bu mekanizma işlemediğinde, sadakatin maddi zemini de ortadan kalkar.
Devrim Değil, Çözülme
Bu ülkelerde yaşanan süreci klasik anlamda bir devrim beklentisiyle okumak yanıltıcıdır. Daha olası olan, uzun süreli ve derin bir çözülme hâlidir. Toplumlar bir anda ayağa kalkmayabilir; ancak artık diz de çökmemektedir.
Sessiz itaatsizlik, kayıt dışı ekonomi, kitlesel göç ve gündelik hayatta devletle kurulan bağın kopması, bu çözülmenin somut göstergeleridir. Devlet fiziksel varlığını sürdürebilir; fakat toplumsal anlamını ve meşruiyetini yitirir. Bu, görünür ayaklanmalardan daha sessiz; fakat çok daha kalıcı bir kriz biçimidir.
Yönetilemeyen Toplumlar
2026 perspektifinde temel risk, ani rejim değişikliklerinden ziyade, devletin toplumsal anlamını yitirmesidir. Bu durum birden fazla senaryoya kapı aralamaktadır:
Kronik istikrarsızlık: Devlet tam kontrol sağlayamaz; ancak alternatif iktidar merkezleri de ortaya çıkamaz.
Parçalanma: Merkezi otoritenin zayıflamasıyla bölgesel güç odaklarının yükselmesi.
Dış müdahale: Jeopolitik boşluğu doldurmak isteyen bölgesel ve küresel aktörlerin artan etkisi.
Toplumsal mutasyon: Geleneksel siyasal yapıların dışında, organik dayanışma ve hayatta kalma ağlarının gelişmesi.
Ertelenen Krizlerin Kaçınılmazlığı
Tarih, açlıkla yönetilen düzenlerin uzun ömürlü olmadığını defalarca göstermiştir. Açlık, yalnızca ekonomik bir durum değil; siyasal bilincin en alt, en sert ve en öğretici biçimidir. Ve bu bilinç, er ya da geç, kendisini bastıran yapıyı sorgular.
2026'ya girerken açık olan şudur: Açlığa mahkûm edilen toplumlar yönetilmez; yalnızca ertelenir. Ancak ertelenen her kriz, daha derin ve daha kaçınılmaz bir yüzleşmeyi beraberinde getirir. Bu ülkelerin geleceği, ekonomik toparlanmanın siyasal meşruiyeti yeniden inşa edip edemeyeceğine bağlıdır. Mevcut gidişat ise, yönetilemeyen toplumların, yönetilemeyen devletlerle kaçınılmaz bir çatışmaya doğru sürüklendiğini göstermektedir.
Bu çözülme süreci yalnızca söz konusu ülkeleri değil, küresel düzeni de etkileyecektir. Yönetilemeyen toplumlar; iç çatışmaların, kitlesel göçlerin, enerji krizlerinin ve bölgesel istikrarsızlığın kaynağı hâline gelir. 2026'nın temel jeopolitik gerçeği şudur: Hiçbir devlet, aç vatandaşlarına dayanarak güvenli bir biçimde var olamaz. ABD göç politikalarını neden değiştirdiğini bir kez daha düşünmek gerekir.









