Çürüyen bir toplumda doğru kalmak mümkün mü?
Gün içinde sıkça duyuyoruz:
“Herkes kendi çıkarının peşinde.”
“Dürüst olursan kaybedersin.”
“Herkes torpil yapıyor.”
“Sen yapmazsan başkası yapacak.”
Bu ifadeler günlük konuşmaların parçası hâline geldiğinde asıl tehlike başlar: İnsanların yanlış yapmasından daha kaygı verici olan, yanlışın zamanla normal kabul edilmesidir.Çünkü yanlış normalleştiğinde insanın ölçüsü de değişmeye başlar:
Herkes yapıyorsa, benim doğru kalmamın ne anlamı var?
Oysa bir davranışın doğruluğunu, onu kaç kişinin yaptığı belirlemez. Ahlaki tutarlılık, özellikle yanlışın yaygınlaştığı ve doğru davranmanın bedelinin arttığı zamanlarda sınanır.
Kant’ın ahlak düşüncesindeki temel ölçülerden biri bugün de düşündürücüdür: Yaptığımız davranış herkes için geçerli bir kurala dönüşse nasıl bir dünya ortaya çıkardı?
Herkes yalan söylerse yalan doğru olmaz.
Herkes torpil yaparsa torpil liyakate dönüşmez.
Herkes hakkından fazlasını almaya çalışırsa haksızlık adalet olmaz.
Çoğunluk, doğrunun ölçüsü değildir.
Voltaire’in Candideeserinin sonundaki “Kendi bahçemizi ekmeliyiz” sözü de bize başka bir sorumluluğu hatırlatır.
Dünyayı bir anda değiştiremeyebiliriz. Kurumları tek başımıza düzeltemeyebilir, herkesi dürüst olmaya ikna edemeyebiliriz.
Ama kendi bahçemizden sorumluyuz.
Kendi işimizden.
Kendi sözümüzden.
Kendi imzamızdan.
Ve bizden sonra gelenlere bıraktığımız örnekten.
İnsan, kendi yanlışına gerekçe bulmakta zorlanmaz:
“Herkes yapıyor.”
“Ben yapmasam başkası yapacak.”
“Bu düzende başka türlü yaşanmaz.”
Bunlar yanlışı açıklayabilir. Ama haklı çıkarmaz.
Elbette doğru kalmanın bedeli olabilir.
Bir fırsatı kaçırabilirsiniz. Bir makamı elde edemeyebilirsiniz. Bazen yalnız kalabilir, hatta saf yerine konulabilirsiniz.
Tam da o noktada insanın kendisine başka bir soru sorması gerekir:
Kazanırken neyi kaybediyorum?
Çünkü her kazanç gerçekten kazanç değildir.
Bir makam kazanıp itibarınızı kaybedebilirsiniz.
Para kazanıp vicdanınızı kaybedebilirsiniz.
Bir fırsatı elde edip çocuklarınızın gözündeki örnek insan olma yerinizi kaybedebilirsiniz.
İnsanın en ağır kaybı, başkalarının gözündeki yeri değil, kendi gözündeki yeridir.
İnançlar da insanı benzer bir sorumlulukla karşı karşıya bırakır: Kalabalıkların peşinden gitmek, kişiyi yaptığı tercihin sorumluluğundan kurtarmaz.
Ashab-ı Kehf anlatısı bunun güçlü örneklerinden biridir. Bazen insan, yanlış gördüğü bir düzenle arasına mesafe koymak zorunda kalabilir.
Ama mesele dünyadan kaçmak değildir.
Mesele, dünyanın yanlışını kendi doğrumuz haline getirmemektir.
Çünkü kötü bir düzenin içinde yaşamak başka şeydir; o düzenin kötülüğünü içselleştirmek başka.
Belki de toplumların çürümesi yalnızca büyük kötülüklerle başlamaz.
Küçük yanlışlara göz yummakla…
“Herkes yapıyor” demekle…
Bir defadan bir şey olmaz diye düşünmekle…
Susmakla…
Alışmakla…
Ve sonunda yanlış olduğunu bildiğimiz şeyi normal görmekle başlar.
Buna karşı koymak için her zaman büyük kahramanlıklara ihtiyaç yoktur.
Bazen bir insanın yalnızca:
“Ben bunu yapmayacağım.”
demesi yeterlidir.
Hakkı olmayana el uzatmaması…
Haksızlığa ortak olmaması…
Herkes sustuğunda gerektiğinde konuşması…
Çıkarıyla değerleri karşı karşıya geldiğinde değerlerini koruması…
Çünkü büyük değişimler her zaman kalabalıklarla başlamaz.
Bazen tek bir insanın yanlışa katılmayı reddetmesiyle başlar.
Herkes yoldan çıktığında doğru kalmak kolay değildir.
Ama doğru davranışın gerçek değeri de çoğu zaman tam burada ortaya çıkar.
Rüzgâr arkadan eserken yönünü korumak kolaydır.
Asıl mesele, rüzgâr karşıdan eserken yönünü kaybetmemektir.
Sonunda hepimiz bütün toplumu değiştiremeyebiliriz.
Ama bir şeyi seçebiliriz:
Toplum bozulurken kendimizin de bozulmasını kaçınılmaz görmemek.
Çünkü çürümeye karşı ilk direnç, başkalarını değiştirmekle değil, kendi sınırımızı çizmekle başlar:
“Herkes yapıyor olabilir. Ama ben yapmayacağım.”










