Av. Ahmet Karaca Yazıları

Av. Ahmet Karaca
Av. Ahmet Karaca
Yazarın Profili
27.09.2026 23:05

Savcıya neden "Cumhuriyet Savcısı" denir? Bir ünvanın doğuşunun arkasındaki yedi asırlık geçmiş

Haber Detay Image

"Savcı" kelimesi bugün kimseye yabancı gelmiyor; oysa bu makam bu topraklarda yüz elli yıllık bile değil ve adı, o kısa ömründe dört kez değişti. Hikâyeye adın kendisinden başlamak lazım, çünkü eski adı yeni adından daha çok şey anlatıyor.

Savcı ünvanının eski kullanımı "müddeiumumi" idi. Kelime Arapça iki parçadan kurulu: "müddeî", iddia eden, yani davacı; "umumî", herkese, kamuya ait olan. Birleşince ortaya "umumun davacısı" çıkıyor: Bir suç işlendiğinde mağdur adına değil, hepimiz adına dava açan adam. Bu tanım Fransızcadan bire bir tercümedir. Zaten bildiğiniz gibi idare hukukumuz da Fransa'dan iktibas edilmiştir. Fransızlar savcılık makamına "ministère public", duruşmadaki savcıya da "partie publique", yani "kamu tarafı" derler. Osmanlı münevverleri bu kavrama Arapça kelimelerden yeni bir karşılık dikmiş, üstelik dile de sokabilmişlerdi; "müddeiumumi bey" tabiri uzun yıllar halkın ağzında dolaştı.

Peki neden tercüme etmek gerekti, kendi kelimemiz yok muydu? Yoktu, çünkü kurumun kendisi yoktu. Klasik Osmanlı yargısında, ondan önce de İslam hukukunun uygulandığı bütün devletlerde mahkeme kadının etrafında dönerdi. Kadının karşısında bir davacı, bir davalı, bir de şahitler bulunurdu. Adam öldürme gibi en ağır suçlarda bile dava büyük ölçüde maktulün mirasçılarının davasıydı; kısas isteyen de onlardı, diyete razı olan da. Devletin kendiliğinden kovuşturduğu suçlar elbette vardı; ama o iş subaşının, ehl-i örf denen idari görevlilerin işiydi, mahkeme salonunda kamu adına konuşan ayrı bir makamın değil. Suçu herkes adına kovuşturan bir memur fikri bize Batı'dan geldi.

Geldiği tarih de belli: 1879. Tanzimat'la kurulan nizamiye mahkemeleri Fransız modeline göre işleyecekti; Fransız ceza usulü kanunu tercüme edildi ve savcı, o kanunla birlikte Osmanlı adliyesine girdi. Cumhuriyet ilan edildiğinde makam kırk küsur yaşındaydı ve adı hâlâ müddeiumumiydi. Bir süre öyle de kaldı: 1924 Anayasası'nda, aynı yıl çıkan mahkeme teşkilatı kanununda, 1926 ve 1927 tarihli kanunlarda savcı yalnızca "müddeiumumi"dir. "Cumhuriyet" kelimesi unvanın önüne 1929'da, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'yla geçti. 1945'te Anayasa Türkçeleştirilirken "müddeiumumi" tarihe karıştı, yerine "savcı" geldi; usul kanunundaki eski unvanın tamamen "Cumhuriyet savcısı" olması ise 1985'e kadar bekledi. Bugün adliye kapısında okuduğumuz iki kelime, işte bu dört tarihin toplamıdır.

Bu takvimin küçük ama öğretici bir sonucu var. Sosyal medyada sık paylaşılan, Atatürk'ün Mahmut Esat Bozkurt'a "neden yalnızca savcıya Cumhuriyet savcısı deniyor?" diye sorduğu anlatılan hikâyeyi bilirsiniz. O hikâye, iki kahramanının da hiç kullanmadığı bir kelimeyle anlatılır. Bozkurt'un bakanlığı 1930'da bitti; Atatürk 1938'de, Bozkurt 1943'te öldü; "savcı" ise 1945'te resmî kelime oldu. O konuşma gerçekten yapıldıysa "Cumhuriyet müddeiumumisi" diye yapılmış olmalı. Bu, hikâyenin uydurma olduğunu göstermez; ama bugünkü hâliyle sonradan, 1945'in diliyle yazıldığını gösterir. Hikâyeye aşağıda döneceğim.

Bütün bu kronolojinin içinde, cevabı pek düşünülmemiş bir soru duruyor. Hâkime "Cumhuriyet hâkimi" demeyiz; valiye, büyükelçiye, öğretmene de. Rejimin adını unvanında taşıyan tek meslek savcılıktır. Bu tercih bizim değil, Fransızlarındır ve hukukun en eski sorularından birine dayanır: Bir suçun hesabını kim adına sorarsınız? Fransa o soruya asırlar boyunca sırayla kral, imparator, halk ve Cumhuriyet diye cevap verdi; biz en son cevabı aldık. Aşağıda önce Paris'e gideceğim, sonra Cevdet Paşa'nın hatıratına ve Mahmut Esat Bozkurt'un masasına uğrayıp en sonunda "savcı" kelimesinin kendisine geleceğim. Çünkü asıl sürpriz, unvanın Fransızcadan tercüme edilen yarısında değil, öz Türkçe sanılan yarısında.

Kralın adamları

Hikâye Paris'te, on dördüncü yüzyılın başında başlar. O zamana kadar Fransa kralları mahkemelerde tıpkı sıradan bir davacı gibi vekil tutardı. "Procureur" Latince procurator'dan gelir; birinin işini onun adına gören adam demektir. Güzel Philippe'in 1303 tarihli büyük ıslahat fermanı bu vekillere hâkimlerle aynı yemini ettirdi ve onları yalnızca krala bağladı: Bundan böyle başkasının davasına bakamayacaklardı. Adları da buna göre kondu: "kralın adamları", les gens du roi. Önce kralın toprağını ve kralın yargı hakkını savundular; zamanla "kamu yararı" denen o daha soyut şeyi.

Salonda durdukları yer bile dile yerleşti. Hâkimler yüksek bir kürsüde otururdu; kralın adamları kürsünün altında, parmaklıkla çevrili küçük bir bölmede, yani "parquet"de dururdu. Fransızlar savcılığa bugün hâlâ le parquet der. Savcılar için "ayakta duran yargı" (magistrature debout), hâkimler için "oturan yargı" (magistrature assise) tabirleri de oradan kalmadır. Savcı söz almak için ayağa kalkar; hâkim yerinden kımıldamaz.

Montesquieu 1748'de Kanunların Ruhu'nda bu memura bir paragraf ayırır ve ondan "hayranlık verici bir kanun" diye söz eder: Hükümdar her mahkemeye, suçları kendi adına kovuşturacak bir memur koymuştur; böylece "ihbarcı" denen o uğursuz zümreye ihtiyaç kalmaz. Roma'yı hatırlatır, o kentin delatores denen muhbir sürüsünü. Sonra cümlesini bitirir: Kamu davacısı vatandaşlar için nöbet tutar; o hareket eder, onlar rahat uyur.

Ama o memurun adının önündeki "kral", kralla birlikte gidecekti. 1791 Anayasası suçlama yetkisini halka verdi; savcının yerini seçimle gelen bir "kamu suçlayıcısı" (accusateur public) aldı. Napolyon 1804'te unvanı "imparatorluk savcısı" yaptı. 1814'te kral geri dönünce savcı yine "kralın savcısı" oldu. 1848 Şubat Devrimi'nden iki ay sonra geçici hükümet bir kararnameyle unvanı değiştirdi: procureur de la République, Cumhuriyet savcısı. Louis-Napoléon 1852'de tacı giyince savcı yeniden "impérial" oldu. İkinci İmparatorluk 1870 Eylülü'nde Sedan'da çökünce unvan son kez değişti ve bir daha da değişmedi. Bir buçuk asırdır Fransa'da savcı, Cumhuriyet'in savcısıdır.

Fransız savcısının unvanı, kısacası, bir barometre gibi çalışmıştır: Egemenlik kimdeyse savcı onun adını taşımıştır. Kral, imparator, halk, Cumhuriyet. Bizim adliyemizin kapısındaki kelime, o barometrenin son okumasıdır.

Kadının önündeki boş sandalye

Bizde iş tersinden gelişti. Fransa'da savcı kralla birlikte doğmuş, kralla birlikte adını değiştirmişti; bizde ise, girişte anlattığım gibi, kurumun kendisi on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar yoktu. Fransa'nın altı asra yakın süredir tanıdığı o memur, bizim için henüz "icat edilmemişti".

Bu tabir bana ait değil. Tanzimat'ın büyük hukukçusu Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir'inde anlatır: Fransa'nın ceza usulü kanunu yıllar önce tercüme edilmiş, Şûrâ-yı Devlet'te defalarca müzakereye konmuştu; ama Fransız usulünün bizim halimize uydurulması güçtü, çünkü diye yazar Paşa, "Fransa'da bu usulün esası menzilesinde bulunan müddeiumumîler henüz bizde icat olunmamış" idi. Kanun bu yüzden sürüncemede kalmıştı. Ta ki Aralık 1878'de Adliye Nazırlığına gelen Said Paşa, yine Cevdet Paşa'nın sözleriyle, "kemal-i sürat ve istical ile müddeiumumi sınıfını" açıncaya kadar. Ardından 1879'da Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu çıktı; metin, büyük ölçüde Napolyon'un 1808 tarihli Code d'instruction criminelle'inin tercümesiydi.

Dikkat edilecek nokta şu: Osmanlı, unvanın önüne "padişah" koymadı. Fransız savcısı o tarihte "procureur de la République" idi; Osmanlı kendi savcısına elbette "Cumhuriyet" diyemezdi, ama "Padişah müddeiumumisi" de demedi. Egemenlik sorusunu boş bıraktı ve savcıyı yalnızca "umum"a bağladı. O boşluğu dolduracak kelime yarım asır sonra gelecekti.

Cevdet Paşa'nın hatıratında, bugünden bakınca insanı gülümseten bir ayrıntı daha var. Paşa, Fransız kanunlarının Türkçeye çevrilip nizamiye mahkemelerinde uygulanmasını isteyen "bazı zevat"tan söz eder; Âli Paşa'nın Code civil'i tercüme ettirme fikrine karşı Mecelle'yi hazırlatan da odur. Medeni hukukta Fransız kanunu kaybetti, ceza usulünde kazandı. Savcı, Mecelle'nin engellediğini başardı: Fransız usulünü, hem de neredeyse aynen, Osmanlı adliyesinin içine soktu.

Ankara'da bir okul

Asıl dönüşüm 1924'te başladı. O yılın baharında şer'iye mahkemeleri kaldırıldı; sonbaharda, 22 Kasım'da, otuz iki yaşındaki Mahmut Esat Bozkurt Adliye Vekili oldu. Selefleri eski hukuku yavaş yavaş ıslah etmek için komisyonlar kurmuştu; Bozkurt komisyonları dağıttı. 1925'te söylediği cümle, o dönemin hukuk politikasının tamamıdır: "Türk ihtilâlinin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir." Medeni Kanun İsviçre'den, Ceza Kanunu İtalya'dan, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Almanya'dan geldi; hepsi beş yıl içinde. Medeni Kanun'un gerekçesinde Bozkurt'un yazdığı cümle hâlâ ders kitaplarındadır: "Hayat yürür, ihtiyaçlar süratle değişir."

Bu yeni hukuku uygulayacak insanlar da lazımdı. 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Mektebi açıldı; Bozkurt'un eseriydi. Açılışta konuşan Atatürk yeni okulu "Cumhuriyetin müeyyidesi" diye tarif etti; nutkun en çok anılan cümlesi de budur: "Cumhuriyetin müeyyidesi olacak bu büyük müessesenin açılışında hissettiğim saadeti hiçbir teşebbüste duymadım." Müeyyide, yani yaptırım, güvence. Cumhuriyet kendini kanunla koruyacaktı ve kanunu, adının önünde "Cumhuriyet" yazan bir memur eliyle işletecekti.

Savcının unvanı da bu dalganın içinde değişti. 1924 Anayasası'nda, aynı yıl çıkan mahkeme teşkilatı kanununda ve 1926-27 tarihli kanunlarda hâlâ yalın "müddeiumumi" olan makam, 4 Nisan 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nda "Cumhuriyet Müddeiumumisi" oldu. Fransızcadan birebir çeviriydi; Paris'te 1870'ten beri kapıda asılı duran unvan, elli dokuz yıl sonra Ankara'ya taşınmıştı. Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk bu bileşimi tuhaf bulur; "cumhur" da halk demek, "umum" da; iki kelime yan yana gelince ortaya "ay mehtabı" gibi bir terim çıkıyor, der. Haklıdır. Ama tuhaflık tarihin tuhaflığıdır: Osmanlı'nın "umum"u ile Fransa'nın "République"i aynı unvanda buluşmuştur.

Burada tarihin küçük bir ironisi var. O 1929 kanunu Almanya'dan alınmıştır ve Alman kanununda savcının adı Staatsanwalt'tır, "devletin avukatı". Kanunu Almanya'dan aldık, savcının adını Fransa'dan. Unvan bir daha da yerinden oynamadı; 1936 tarihli Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu'nun dördüncü maddesi de "Cumhuriyet Müddeiumumisi" diye başlar. Devletin avukatı değil, Cumhuriyet'in savcısı.

Bir de sosyal medyada dolaşan, köşe yazılarına da sızan bir hikâye var. Hukuk reformu görüşülürken Bozkurt'a sorulmuş: "Cumhuriyet valisi, Cumhuriyet büyükelçisi yok; neden sadece Cumhuriyet savcısı?" Bozkurt aşağı yukarı şöyle cevap vermiş: "Devletin her kademesi yanılabilir. Onlardan Cumhuriyet adına hesap soracak olan savcılardır." Atatürk de "Devam et Bozkurt" demiş. Güzel hikâye; anlattığı fikir de doğru. Ama bu konuşmanın geçtiği bir hatırat, bir zabıt, bir mektup gösteren yok; ben de bulamadım. Üstelik hikâye, girişte de söylediğim gibi, ikisinin hiç kullanmadığı bir kelimeyle anlatılır; o yıllarda "savcı" yoktu, "müddeiumumi" vardı. Unvanın mantığı da Bozkurt'tan yaşlıdır, 1848 Paris'inden gelir. Şu kadarı doğrudur: "Cumhuriyet müddeiumumisi"ni kanun diline sokan 1929 tarihli usul kanunu Bozkurt'un bakanlığında hazırlandı. Belge yok; ama takvim hikâyenin tarafında. Bu diyalog, büyük ihtimalle, unvanın anlamını sonradan anlatmak için kurulmuş bir meseldir. Meseller de bir şey söyler; sadece tarih diye okunmamalıdır.

Sav ve savcı

Geriye unvanın ikinci yarısı kalıyor. "Müddeiumumi" Arapça kökenli, uzun ve halkın diline hiç oturmamış bir kelimeydi; 1930'ların dil devrimi ona "savcı"yı önerdi. "Sav" söz demek, iddia demek; savcı da iddia eden. Resmî mühür 1945'te vuruldu: Anayasa Türkçeleştirilirken Meclis'in Teşkilât-ı Esasiye Encümeni maddelerin altına küçük notlar düşüyordu ve 61. maddenin altındaki notlardan biri tek cümleydi: "Savcı = müddeiumumi olacaktır." Başmüddeiumumi de o gün Cumhuriyet Başsavcısı oldu. Usul kanunundaki bütün "Cumhuriyet Müddeiumumisi"lerin tek maddeyle "Cumhuriyet Savcısı"na çevrilmesi ise 1985'i buldu.

Ancak Türk Dil Kurumu bu kelimeyi yoktan yaratmadı; raftan indirdi. Sözü söyleyen, haberi getiren anlamındaki "sabçı" dokuzuncu yüzyıldan kalma, runik harfli fal kitabı Irk Bitig'de geçer. Kaşgarlı Mahmud 1070'lerde yazdığı Divanü Lugati't-Türk'te "savçı" maddesini açar ve kelimenin bir anlamını daha verir: peygamber. Neden? Çünkü peygamber haberleri ve kıssaları anlatır, tebliği ulaştırır, der Kaşgarlı. Aynı yıllarda Yusuf Has Hacib de Kutadgu Bilig'de Hz. Muhammed'den "sevgili savçı" diye söz eder. Kelime bin yıl önce Tanrı'nın elçisi için kullanılıyordu.

Daha da ilginci, hukukî anlam da yeni değil. 1312'de Kahire'de Kıpçak Türkçesi için yazılan Kitâbü'l-İdrâk'te "savçı" iki anlamla kayıtlıdır: davacı ve peygamber. Yani Türkçe, Fransızların procureur'ünü tercüme etmeye kalkmadan altı asır önce, iddiayı taşıyan adam için bir kelimeye zaten sahipti ve o kelime, aynı zamanda, ilahî mesajı taşıyan adamın kelimesiydi. Adliye tabelasındaki "savcı", peygamber anlamından soyunmuş bir "savçı"dır. Cumhuriyet'in savcısı, etimoloji bakımından, Cumhuriyet'in elçisidir.

Kim adına?

Dünyaya bakınca unvanların hiç masum olmadığı görülür. İngiltere'de savcı Crown Prosecutor'dır, Tacın savcısı; ceza davalarının başlığında da "R v." yazar, Rex ya da Regina, kral ya da kraliçe. Almanya'da Staatsanwalt, devletin avukatıdır. Kaliforniya ve New York'ta iddianameler "Halk" adına açılır: The People v. Fransa, İtalya ve Türkiye ise Cumhuriyet'i seçmiştir. Her biri, o ülkede egemenliğin kimde olduğunu tek kelimeyle söyler.

Baştaki soruya dönelim: Hâkime neden "Cumhuriyet hâkimi" denmez? Çünkü hâkim taraf değildir. Anayasamızın dokuzuncu maddesi yargı yetkisinin "Türk Milleti adına" kullanılacağını söyler; hâkimin arkasında rejim değil, doğrudan millet vardır. Savcı ise bir taraftır. İddia eder, ister, itiraz eder. İddia ettiği hak kamunun, yani cumhurun hakkıdır; öyleyse kimin adına konuştuğunu söylemesi gerekir. Unvanı, kürsüde kimin vekili olarak ayağa kalktığını hatırlatır. Hükümetin değil; günün iktidarının değil; Cumhuriyet'in.

Bu hatırlatmanın Fransa'da eski bir düsturu var: "La plume est serve, mais la parole est libre." Kalem bağlıdır, söz hürdür. Savcı yazılı mütalaasında hiyerarşiye uyar; duruşmada ayağa kalktığı anda ise yalnız vicdanının ve kanunun adamıdır. 1958'de kanuna da yazıldı ama düstur kanundan yaşlıdır, Napolyon'dan bile. Bizim savcımız da idari yönden bir bakanlığa bağlıdır; ne var ki kapısındaki tabelada bakanlığın adı yazmaz. Yazan kelime, kalemi kimin tuttuğunu değil, sözün kime ait olduğunu söyler.

Bir dahaki adliye ziyaretinizde o tabelaya bir daha bakın. 1303'ün Paris'i, 1848'in barikatları, 1879'un İstanbul'u, 1929'un Ankara'sı ve Kaşgarlı Mahmud'un peygamber için kullandığı kelime, iki sözcüğün içine sığmış, yan yana duruyor. Tabela sıradan görünür; değildir.

Yazarın Yazıları