Sierra Maestra'dan Sultan Alaaddin'e: Che'nin İzinde Müftüoğlu ve Küçük'ün Teorik Mirası
Türkiye'nin 1960'lardan 1980'e uzanan çalkantılı siyasi tarihinde, Latin Amerika'dan esen devrimci rüzgârların yerel dinamiklerle birleştiği benzersiz bir dönem yaşandı. Bu dönemde Che Guevara'nın "odakçılık" (fokoculuk) teorisi, Türkiye solunun rotasını belirleyen ana unsurlardan biri haline geldi.
Sierra Maestra, Küba'nın güneydoğusunda yer alan, ülkenin en yüksek ve en sarp dağ silsilesidir. Ancak bu dağlar sadece coğrafi bir oluşum değil, dünya devrim tarihinin ve Che Guevara ile Fidel Castro'nun mücadelesinin kalbi olan sembolik bir mekândır.
Ernesto Che Guevara, sadece bir gerilla lideri değil, aynı zamanda Üçüncü Dünya ülkeleri için bir kurtuluş reçetesi sunan bir kuramcıydı. Küba deneyiminden süzülen "fokoculuk" stratejisi, küçük bir öncü grubun silahlı mücadelesinin halkı devrime uyandıracağını savunuyordu.
Türkiye'de bu fikirler, 1960'ların sonunda Mahir Çayan'ın THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) bünyesinde geliştirdiği "kesintisiz devrim" tezleriyle yerelleşti. Çayan, Che'nin stratejisini Türkiye'nin "suni denge" (devlet ile halk arasındaki yapay barış) koşullarına uyarlayarak özgün bir sentez oluşturdu.
12 Mart 1971 muhtırasının ardından THKP-C kadrolarının ağır darbeler almasıyla hareket bir duraklama dönemine girdi. Ancak 1974 affıyla cezaevinden çıkan kadrolar, hareketi yeniden organize etmeye başladı. Bu sürecin en kilit ismi Oğuzhan Müftüoğlu idi.
Müftüoğlu'nun Anamur (Mersin) doğumlu olması ve Sultan Alaaddin Mahallesi'nde birlikte büyümüş olmamız, bizim için hemşehrilikten öte bir bağ oluşturuyordu. O, Devrimci Yol dergisi, yayınları ve mitingleriyle milyonları sokağa dökerken; doğup büyüdüğü Sultan Alaaddin Mahallesi'nin sokaklarında Devrimci Yol sloganları yankılanıyor, birçok ağızdan Edip Akbayram'ın "Aldırma Gönül" şarkısı söyleniyordu.
Müftüoğlu, THKP-C mirasını reddetmeden ancak geçmişin hatalarından ders çıkararak daha kitlesel bir hattı savundu:
Sadece silahlı bir öncü grubu değil; mahalle, fabrika ve köylerde örgütlü bir halk hareketi hedefledi.
"Direniş Komiteleri" aracılığıyla faşizme karşı öz-savunmayı yerel demokrasi anlayışıyla birleştirdi.
O dönemde Türkiye solunun en önemli entelektüel figürlerinden biri olan Yalçın Küçük, Devrimci Yol çevresine yakın duran ancak özgün teorik çerçevesiyle öne çıkan bir isimdi. Küçük; Planlama, Kalkınma ve Türkiye gibi eserlerinde Türkiye'nin bir "yapısal kriz" içinde olduğunu vurgularken, solun duygusal bir eylemcilikten ziyade tarihsel ve ekonomik analize dayanması gerektiğini savunuyordu.
Tarihsel süreçte önemli bir kesişme noktası da şudur: 2002 yılında yayımlanan "Tarihin Esrarengiz Bir Sahifesi: Dönmeler ve Dönmelerin Hakikati" (Ahmet Almaz) kitabımın ardından; "Türkiye Üzerine Tezler" çalışmalarına Sabetaycılık araştırmalarını da ekleyen Yalçın Küçük, eserlerinde kitaplarıma sık sık atıflarda bulunarak bu çalışmalarımı "öncü bir çalışma" olarak değerlendirmiştir. Bu durum, 80 öncesi teorik birikimin 2000'li yıllardaki kimlik ve tarih eleştirilerine nasıl evrildiğinin en somut kanıtıdır.
Devrimci Yol, 1970'lerin sonunda Türkiye'nin en büyük kitlesel sol hareketi haline geldi. Fatsa'daki "Terzi Fikri" (Fikri Sönmez) deneyimi; Müftüoğlu'nun teorize ettiği, Küçük'ün analiz ettiği ve Che'nin halkçı ruhundan beslenen bu anlayışın pratik bir sonucuydu.
Ancak 12 Eylül 1980 askeri darbesi, bu yükselişi kanlı bir şekilde durdurdu. Oğuzhan Müftüoğlu uzun yıllar cezaevinde kaldı; Yalçın Küçük ise sürgün ve hapis süreçlerinden geçerek düşünsel üretimini farklı yönlere (kimlik ve tarih eleştirileri) kaydırdı.









