Geçtiğimiz gün karne günüydü. Metrobüse binmek için turnikelere yöneldiğimde alışılmış İstanbul kalabalığının içinde başka bir hareketlilik vardı. Çoğu lise öğrencisi olan bir grup genç, yaz tatilinin ilk gününün heyecanını yaşıyordu. Yüzlerinde o yaşlara özgü telaşsız mutluluk, arkadaşlık ve özgürlük hissi vardı.
Bir süre onları izledim. Sonra kulağıma aynı ses gelmeye başladı. "Yetersiz bakiye." Bir kez. Sonra bir kez daha. Ve tekrar... Önce dikkat etmedim. Fakat biraz izleyince fark ettim ki yaklaşık on kişilik grubun yarısından fazlası turnikeden geçemiyordu. İstanbul kartlarında yeterli para yoktu.
İlginç olan şuydu: Yüzlerinde öfke yoktu. Panik yoktu. Şikayet yoktu. Gençliğin o eşsiz refleksiyle durumu şakaya vuruyorlardı. Belki kartlarına yükleyecekleri parayı bir tostta harcamışlardı.Belki bir içeceğe. Belki sinema planı yapmışlardı. Belki de gerçekten ceplerinde para kalmamıştı. Sebebi ne olursa olsun, bir benim kanaatime ve gözlemlerime göre asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, bir ülkenin geleceğini temsil eden gençlerin ulaşım kartlarından yükselen "yetersiz bakiye" sesinin sıradanlaşmış olmasıydı.
Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir. Ekonomi; insanların gündelik hayatı ne kadar rahat yaşayabildiğinin bilimidir. Mikro ekonomi tam da burada başlar. Bir öğrencinin kantinde ne alabildiğinde... Bir emeklinin pazarda hangi tezgâha yaklaşabildiğinde... Bir annenin markette hangi ürünü rafa geri bıraktığında... Bir gencin turnikeden geçip geçemediğinde... Bugün ekonomiyi anlamak isteyenlerin bazı raporları değil, bazı sesleri dinlemesi gerekiyor.
Semt pazarındaki sessiz pazarlıkları... Kasadaki vazgeçişleri... Küçülen alışveriş poşetlerini... Ve turnikelerdeki "yetersiz bakiye" uyarılarını... Çünkü bunlar TÜİK tablolarında görünmeyebilir. Herkes her gün toplu iğne almıyor. Herkes ekmek alıyor, zeytin alıyor, yakıt alıyor.
Sorun şu ki siyaset çoğu zaman ‘Yetersiz Bakiye’ gibi sesleri duymuyor. Bunun kötü niyetle olduğunu düşünmüyorum. Daha çok mesafe problemine benziyor. Siyasetçiler düğünlere gidiyor. Taziyelere gidiyor. Açılışlara katılıyor. Protokollerde bulunuyor. Fakat hayatın doğal akışına yeterince karışamıyor. Oysa bir ülkeyi anlamanın yolu kürsülerden değil, kaldırımlardan geçer. Bir ilçenin ekonomik nabzı belediye toplantı salonunda değil, sabah saatlerinde açılan pazarda atar. Bir şehrin refah seviyesi makam araçlarının camlarından değil, toplu taşıma duraklarından okunur.
Belki de bu nedenle karar vericilere basit bir öneride bulunmak gerekiyor. Ara sıra korumaları, danışmanları, parti yöneticileri ve protokol programları olmadan sokağa çıkın. Tebdil-i kıyafet denilen o eski hikayelerdeki gibi… Bir gün boyunca toplu taşıma kullanın. Bir simit alın. Bir market kuyruğunda bekleyin. Bir öğrencinin gününü hangi bütçeyle tamamladığını anlamaya çalışın. Bir emeklinin pazar çantasına bakın. Bir esnafın gün sonu hesabını dinleyin.
Çünkü ekonomi bazen merkez bankası raporlarında değil, insanların cüzdanlarında saklıdır. Bugün Türkiye'nin en önemli meselesi yalnızca büyümek değildir. Büyümenin toplumun en alt katmanlarına ne kadar ulaştığıdır. Bir ülkenin gerçek zenginliği, gençlerinin geleceğe umutla bakabilmesidir. Karne gününde metrobüs turnikesinde karşılaştığım gençlerin yüzlerinde umut vardı. Bu umut kıymetlidir. Fakat umut tek başına yeterli değildir.
Bir ülke, gençlerine yalnızca hayal kurma hakkı değil, o hayallere ulaşabilecek ekonomik zemini de sunabilmelidir. Çünkü yarının mühendisleri, öğretmenleri, doktorları ve girişimcileri bugün o turnikelerin önünde bekleyen çocuklardır. Ve bir toplumun geleceği hakkında bazen uzun raporlar değil, turnikeden yükselen tek bir ses çok şey anlatır: "Yetersiz bakiye."









