Ekonomim Gazetesi yazarı Şeref Oğuz, geçtiğimiz günlerde Diyarbakır'da katıldığı bir toplantıda dikkat çekici bir cümleyi köşesine taşıdı. Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya'nın şu sözleri aslında hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir gerçeği ortaya koyuyordu:
"8 bin yıllık bu kadim kentte 50 yıllık şirket bulamıyoruz."
Bu söz ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.
Çünkü Diyarbakır, sadece bir şehir değildir. Binlerce yıllık ticaret yollarının kesiştiği, kervanların konakladığı, tüccarların sermaye biriktirdiği, zanaatkârların markalar oluşturduğu bir medeniyet merkezidir.
Surlar hâlâ ayakta.
Hanlar hâlâ ayakta.
Tarihi çarşılar hâlâ ayakta.
Ama ne yazık ki birçok aile şirketi ayakta kalamıyor.
Bir zamanlar Hasan Paşa Hanı'nda, Sülüklü Han'da, Ulu Cami çevresindeki çarşılarda ticaret yapan ailelerin isimleri hafızalarda yaşıyor.
Ekinciler Ailesi
Sarkis Tchooldjian (Kazanjian)
Budak Ailesi
Cerciszadeler (Cerciszade Ailesi)
Cemilpaşazadeler (Cemilpaşa Ailesi)
Pirinççizadeler
Vilayet salnamelerinde ki kayıtlarda bulunan ve burada adlarını yazmadığımız onlarca sanayici ve iş insanı…
Ancak onların kurduğu birçok işletme bugün yok. Kurucuları hayatta değil, çocukları başka şehirlerde, torunları ise bambaşka ülkelerde başka mesleklerin peşinde.
Burada acı bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.
Diyarbakır'da sorun şirket kuramamak değil.
Şirket yaşatamamak.
Birinci kuşak olağanüstü fedakârlıklarla işletme kuruyor. Sermaye yokken sermaye oluşturuyor. İmkân yokken imkân yaratıyor. Gecesini gündüzüne katıyor. Bir marka ortaya çıkarıyor.
Fakat ikinci kuşağa gelindiğinde hikâye değişiyor.
Çünkü birçok aile işletmesinde çocuklar şirketin ortağı olarak değil, mirasçısı olarak yetiştiriliyor.
Yetki verilmiyor.
Sorumluluk verilmiyor.
Karar mekanizmasına dâhil edilmiyor.
Kurucu patron her şeyi tek başına yönetiyor.
Sonra bir gün işletmenin direksiyonunu bırakmak zorunda kaldığında, direksiyona geçecek kimse bulunamıyor.
Daha da önemlisi, yeni neslin hayalleri değişiyor.
Bugünün gençleri ticaret yapmak yerine büyük şehirlerde yaşamayı, kurumsal şirketlerde çalışmayı veya yurtdışına gitmeyi tercih ediyor. Bu tercih elbette saygı duyulması gereken bir tercihtir. Ancak sonuçta ortaya çıkan tablo şu oluyor:
Babaların ömrünü verdiği işletmeler, çocukların hayat planlarında yer bulamıyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Diyarbakır'ın tarihi hanlarını gezerken yüzlerce yıllık taş yapılar görürsünüz. O taşlar bize şunu anlatır:
Bir medeniyet ancak ürettiğini gelecek kuşaklara aktarabildiği sürece güçlüdür.
Bugün Diyarbakır'ın önündeki mesele sadece yeni yatırımlar çekmek değildir. Asıl mesele, mevcut işletmeleri ikinci ve üçüncü kuşağa taşıyabilmektir.
Çünkü kapanan her aile şirketi sadece ekonomik bir kayıp değildir.
Bir ticaret kültürünün, bir aile hafızasının ve bir girişimcilik hikâyesinin de sona ermesidir.
Evet.. Hanlar ayakta kalabilir. Çarşılar ayakta kalabilir.
Ama eğer kurucular yalnızca servetlerini değil, değerlerini ve mücadele ruhlarını da devredemezlerse, gelecekte ayakta kalamayan şey şirketlerin kendisi olacaktır.









