İlber Ortaylı'nın aramızdan ayrılması, bu toprakların en köklü, en derin kütüphanesinin kapılarına kilit vurulması gibi bir boşluk bırakıyor içimizde.
Onu sadece ekranlardaki o kendine has, keskin çıkışlarıyla ya da hafızalara kazınan nükteleriyle hatırlamak, onun temsil ettiği o devasa birikime haksızlık olur. O aslında imparatorluk görgüsünü Cumhuriyet'in modern değerleriyle harmanlamayı başarmış, dünyayı tek bir dilin veya dar bir coğrafyanın sınırlarından okumayan, bir bütün olarak resmeden son büyük çınarlardan biriydi. Tarihi tozlu rafların, sıkıcı kronolojilerin arasından çıkarıp sokağa, mutfağa, müziğe ve gündelik hayatımıza taşıyarak bize geçmişin sadece bir savaşlar manzumesi olmadığını; hülasa geçmişin soluk alıp veren bir yaşam kültürü olduğunu kanıtladı.
Onun gidişiyle birlikte sadece bir tarihçiyi değil, bir hayat rehberini ve bir üslup abidesini de kaybediyoruz. Özellikle gençlere olan bakışı ve onları birer "dünya vatandaşı" olarak yetiştirme gayesi her türlü takdirin üzerindeydi. Bir insanın zihninin en verimli olduğu gençlik yıllarının, adeta bir altın madeni gibi titizlikle işlenmesi gerektiğini her fırsatta dile getirirdi. Ona göre entelektüel derinlik; sadece diploma sahibi olmak demek değildi. Entelektüellik merakın peşinden gitmekle, konfor alanını terk edip bilinmez coğrafyaların havasını solumakla mümkündü. Gençlerin, hayatın geri kalanını üzerine inşa edecekleri o sağlam temeli atarken, sadece kendi pencerelerinden bakmamaları, farklı dillerin ve kültürlerin kapısını aralamaları gerektiğini bir vasiyet gibi toplumun zihnine kazıdı.
İlber Hoca'nın dünyasında gezmek, bir turist gibi fotoğraf çekmekten ziyade gidilen yerin ruhuna nüfuz etmek, o toprağın hikayesini bilmek ve oradan bir parça birikimle dönmek demekti. Bilginin her geçen gün biraz daha ucuzladığı, sığlığın bir meziyetmiş gibi sunulduğu bu çağda; o, okumanın, araştırmanın ve en önemlisi "nitelikli insan" olmanın o zahmetli ama onurlu yolunu savundu. Müdanasız duruşuyla, güce veya popülariteye göre esnemeyen, sadece hakikate göre konuşan bir üstattı. O gür sesi artık yeni cümleler kurmasa da, bıraktığı o muazzam külliyat ve bizlere aşıladığı o sönmez merak duygusu yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.
Türkiye, sadece en canlı hafızasını değil, en dobra ve en bilge yol göstericisini uğurladı. Bize düşen, onun cehalete karşı açtığı o asil savaşı, bıraktığı yerden aynı tutkuyla sürdürebilmektir.









