İletişim bilimlerinin en temel önermelerinden biri şudur: Gönderilen mesaj, alınan mesajla "her zaman" aynı olmayabilir. Bizler çoğunlukla kelimelerin, jestlerin ve en önemlisi "değer" gibi soyut kavramların herkesin zihninde aynı sözlük karşılığına sahip olduğunu varsayarak en büyük hatayı yaparız.
Oysa onun dünyasındaki "değer" kodlaması ile senin hak ettiğin o "gerçek, pürüzsüz ve asil değer" kesinlikle aynı frekansta tınlamaz. Biri kendi sığ algısıyla bir mesaj üretirken, diğeri bambaşka bir anlam evreninde o mesajı çözmeye (decoding) çalışır. Peki, hem özel hayatımızda hem de profesyonel dünyada yaşadığımız bu "anlam sapması" karşısında iğneyi mi kendimize batıracağız, yoksa çuvaldızı mı başkasına?
Özel ilişkilerde değer: Habermas’ın "İletişimsel Eylemi" ve hayal kırıklığı
Özel ilişkilerde çuvaldızı karşı tarafa batırmak en kolayıdır: “Bana değer vermedi, beni anlamadı, beni değersizleştirdi.” Evet, batıralım o çuvaldızı. Çünkü onun dünyasında değer; manipülatif bir egoyu besleme aracı, boşluk doldurma aparatı ya da sadece bir konfor alanı yaratma çabasından ibaret olabilir. Onun sığ denizinde, senin asil ve derin pürüzsüz değer tanımın fazla ağır bir yük, fazla derin bir dalgadır.
Ama gelin, iğneyi de kendimize batıralım. Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın "İletişimsel Eylem Kuramı" bize der ki; taraflar ortak bir rıza ve anlam dünyası kurmak yerine birbirlerini birer araç olarak gördüklerinde (stratejik eylem), o iletişim sakatlanır.
Özel hayatımızda canımızı acıtan o iğnenin ucu tam olarak şuraya batıyor: Biz, karşı tarafın bizi bir "özne" olarak değil, kendi eksikliklerini kapatacak bir "nesne" (araç) olarak konumlandırdığını bile bile neden o masada oturmaya devam ettik? Kendi asil değerimizi, onun sığ iletişimsel kodlarına neden tercüme ettirmeye çalıştık? Kendi değerimizi karşı tarafın onayına endekslediğimiz an, iğneyi kendimize batırma vaktimiz gelmiştir.
İş ilişkilerinde değer: Bourdieu’nün "sermayesi" ve emeğin sömürüsü
Gözümüzü profesyonel dünyaya, iş ilişkilerine çevirdiğimizde de manzara değişmiyor. Sadece kavramların adı değişiyor. İş dünyasındaki "değer" tanımı genellikle tamamen araçsal, faydacı ve pragmatiktir.
Pierre Bourdieu’nün sermaye kuramı üzerinden bakarsak; sen işe entelektüel, sosyal ve kültürel sermayeni koyarsın. Hak ettiğin o "pürüzsüz ve asil değer" ise sadece adil bir maaş değil; emeğine saygı, liyakat ve entelektüel varlığına duyulan hürmettir. Ancak karşı tarafın (yöneticinin, kurumun) "değer" tanımı sadece "kullanım değeri" ve "artık değer" üretmenden ibaretse, orada asil bir profesyonel ilişki kurulamaz.
Çuvaldızı kuruma...
Sadece kriz anında hatırlanan, başarıları görünmez kılınan, emeği rakamlara indirgenen her profesyonel, çuvaldızı o kurumsal sığlığa batırmakta haklıdır.
İğneyi profesyonele...
Peki ya iğne? Sınırlarını çizemeyen, profesyonel narsisizmin ya da mobbingin kurbanı olmayı "işin doğası" kabul eden, kendi entelektüel sermayesini hırpalatan profesyonel o iğneyi kendine batırmalıdır. Kendi değerini kurumsal bir unvanın ya da sahte bir takdirin gölgesinde aramak, profesyonel bir maskelemeden ibarettir.
Sözün Özü…
İletişimsel gürültüyü kesmeliyiz!
İster iki kişilik bir aşkta, ister çok uluslu bir şirketin masasında olsun; eğer senin "değer" tanımın ile karşı tarafın "değer" tanımı arasında aşılmaz bir uçurum varsa, orada sadece iletişimsel gürültü üretilir. Ne sen sesini duyurabilirsin ne o senin derinliğini anlayabilir.
Bugün hem özel hem de iş hayatımıza dışarıdan bir iletişim bilimci gözüyle bakalım. Çuvaldızı karşı tarafın yetersiz, sığ ve araçsal tanımlarına gönderelim. Ama o iğneyi de cesaretle kendimize batıralım ve soralım: Ben kendi pürüzsüz, asil değerimi kimlerin, hangi sığ tanımların terazisinde tarttırıyorum?
Çünkü teraziyi tutan el yanlışsa, çıkan sonuç asla senin gerçek ağırlığını göstermez. Kendi terazimizi kendimiz kurma vaktidir.










