Bir zamanlar “işçi” deyince gözümüzün önüne ne gelirdi? Mavi yakalar, fabrika bacaları, belirli mesai saatleri ve akşam eve dönünce uzatılan yorgun ayaklar… Sanayi devriminin sunduğu bu tablo, eksikleri bir yana, en azından net bir sınıra sahipti. Yani iş işte kalırdı, hayat ise evde.
Peki ya bugün?
Bugün fabrikalar ceplerimize sığdı. Bilgisayar ekranları, akıllı telefonlar ve ucu bucağı görünmeyen bildirimler yeni üretim bantlarımız oldu. Sosyal medyada içerik üretenler, gece yarısına kadar mail yanıtlayan kurumsal çalışanlar, algoritmaların puanlamasına göre sipariş yetiştiren kuryeler, projeden projeye koşan freelance tasarımcılar, akademisyenler, bağımsız gazeteciler… Görünürde hepsi “kendi işinin patronu” veya “özgür dijital göçebe”. Ancak perdenin arkasına baktığımızda bambaşka bir kavramla karşılaşıyoruz. Bu kavram: prekarya.
Sosyolojide “prekarya”, geleceksiz, güvencesiz, yarını belirsiz ve sürekli bir kaygı eşiğinde yaşayan yeni çalışan sınıfını tanımlar. Eskiden bu durum, belirli bir fiziksel iş kolundaki güvencesizlikten ibaretti. Ancak bu güvencesizlik, dijital çağda hayatın tam merkezine oturan bir ruh hâline dönüştü.
“İstediğin yerden çalış, özgür ol!”
Dijitalleşme bize inanılmaz bir esneklik vaat etti: “İstediğin yerden çalış, özgür ol!” Fakat uygulamada bu vaat, zamanın ve mekânın sınırlarını ortadan kaldırarak hayatımızın tamamını mesai alanına çevirdi.
Ekranın diğer tarafında görünmeyen bir mekanizma var. Algoritmalar bizden sürekli aktif olmamızı, sürekli üretmemizi ve sürekli “görünür” kalmamızı istiyor. Bir gün içerik paylaşmazsanız, bir mesaja anında dönmezseniz ya da sistemin ritmine ayak uyduramazsanız görünmez oluyorsunuz. İşte dijital prekaryanın en büyük yükü tam da burada başlıyor.
Görünür kalma zorunluluğu
Artık sadece emeğimizi değil; dikkatimizi, zamanımızı, zihinsel enerjimizi ve hatta uykumuzu bu dijital ekosisteme sermaye olarak yatırıyoruz. Üstelik bunun karşılığında elimizde ne emeklilik garantisi var ne de “Tamam, bugünlük bu kadar.” diyebileceğimiz net bir mesai bitiş saati.
Bildirim sesleriyle bölünen hayatlar
Gece 23.00’te ekrana düşen tek bir e-posta bildiriminin yarattığı o hafif çarpıntıyı bilmeyenimiz var mı? Ya da pazar gününü “Yarın yetiştirmem gereken işler var.” stresiyle geçirmeyenimiz?
Dijital çağın getirdiği bu belirsizlik ortamı, bireyleri sürekli bir “hazır kıta” modunda tutuyor. Kendimizi özgür sandığımız bu dijital düzende, aslında algoritmaların ve bitmeyen ekran akışlarının ritmine göre hareket eden modern zaman işçilerine dönüşüyoruz.
Peki ne yapmalı?
Geleceğin dünyasında dijitalleşmeden kaçmak ne mümkün ne de akılcı. Ancak teknolojinin sunduğu bu imkânların bizi yutmasına izin vermemek bizim elimizde.
Dijital prekaryalaşmaya karşı en büyük direniş, sınır çizebilme becerisidir. Çevrim dışı olma hakkına sahip çıkmak, ekranı kapatıp ana dönebilmek ve dijital araçların bizim hayatımızı kolaylaştırmak için var olduğunu, bizim onlara hizmet etmek için var olmadığımızı hatırlamak…
Çünkü unutmayalım: Ekranlar kapandığında geriye kalan hayat, algoritmaların ölçebileceğinden çok daha fazlası.










