Şöyle bir etrafınıza bakın. Raflarda yan yana dizilmiş, kiminin sırtı çatlamış, kiminin sayfaları sararmış, kiminin ise kapağı henüz ilk günkü gibi gıcır gıcır duran sessiz dostlarımız var. Bugünlerde bu dostlar, akıllı telefonlarımızın mavi ışığı altında, kütüphanelerin kuytu köşelerinde adeta can çekişiyor. Eğer bugün kitapların dili olsa, muhtemelen bize küserlerdi. Ama daha da acısı; konuşmaya başladıklarında, biz onları dinleyecek sabrı kendimizde bulabilir miydik?
15 saniyeye sığmayan hayatlar
Artık her şeyi "hap" gibi yutmaya alıştık. Bir konuyu derinlemesine öğrenmek yerine, bir dakikalık videolarda özetini izliyoruz. Bir karakterin on sayfa süren içsel çatışmasını okumak yerine, "kaydır geç" hızıyla bir sonraki görsel uyarana koşuyoruz. Kitaplar konuşsaydı; "Ben senin hızlı tükettiğin o sığ içeriklerden değilim; ben seninle bağ kurmak için buradayım," diye haykırırlardı.
Bugün bir kitabın kapağını açmak, sanki bir maratona başlamak gibi ağır geliyor çoğumuza. Çünkü zihnimiz artık odaklanma yeteneğini, sınırlı sayıda servis edilen sözcüklerle ifade etmeye çalışıyor.
Klasiklerin gölgesinde bir direniş
Dijital çağın "hız" putuna taparken, aslında ruhumuzun derinliğini kaybediyoruz. Eğer bugün Dostoyevski aramızda olsaydı, muhtemelen bizi akıllı telefonlarımızın başında "Yeraltından Notlar" yazarken bulurdu. O, insanın acısını ve çelişkisini 15 saniyelik bir içerik videosuna sığdıramayacağımızı en iyi bilenlerden biriydi. Raskolnikov'un o devasa vicdan azabını bir "tweet" zinciriyle anlayabilir misiniz? Ya da Tolstoy'un Savaş ve Barış'ta sayfalarca anlattığı o hayatın anlamı arayışını, bir yapay zekâ özetinden öğrenebilir misiniz?
Bu dev yazarlar bize şunu fısıldıyor: "İnsan ruhu, hap bilgilere sığmayacak kadar geniştir." Kuramsal bir perspektifle bakarsak; bizler bugün birer "bilgi obezine" dönüştük ama "bilgelik anoreksisi"nden ölüyoruz. Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramcılarının dediği gibi, kültür endüstrisi bizi sadece pasif birer tüketiciye dönüştürüyor. Oysa okumak, aktif bir başkaldırıdır.
Dijital gürültüde ruhunuzu kurtaracak öneriler
Kitapların o kadim sesini yeniden duyabilmek ve bu dijital esaretten sıyrılmak için küçük ama derin adımlar atabiliriz:
"Yavaş Okuma" Alışkanlığı: Tıpkı Tolstoy'un toprakla uğraşırken bulduğu o dinginlik gibi, günde sadece 15-20 dakika ama "derinlemesine" okuyun. Bildirimleri kapatın ve kendinizi o anın içinde bir keşiş gibi konumlandırın.
Klasiklerle Yüzleşme: Dostoyevski'nin karanlık dehlizlerine girmekten korkmayın. Hap bilgiler size sahte bir mutluluk vaat ederken, klasikler size gerçek bir yüzleşme sunar. Bu zorluk, zihninizin pasını silecek olan tek şeydir.
Aktif Okuma: Okuduğunuz kitabın kenarına notlar düşmek, dijitalin o uçucu doğasına karşı atılmış bir demirdir. Kendi düşüncelerinizi o sayfalara mühürleyin; böylece sadece bir "tüketici" değil, metnin bir "ortağı" olursunuz.
Bildirimleri kapat, sayfayı aç
Eğer kitaplar konuşsaydı, muhtemelen son sözleri şu olurdu:
Beni eline aldığında sadece bir hikaye okumuyorsun; aslında çalınan dikkatini geri kazanıyorsun.
Ruhumuzun bu hıza ihtiyacı yok; ruhumuzun derinliğe, sessizliğe ve o kağıt kokusuna ihtiyacı var. Bir ekranı kaydırdığınızda sadece bir veri görürsünüz; ama bir kitabın kapağını açtığınızda, yüzyıllar öncesinden size seslenen bir dostun nefesini duyarsınız. Şimdi o sesi duyma vakti.









