Bir düşünceyi ölümsüz kılan, uğruna ödenen bedel midir, yoksa insanın henüz yaşarken o düşünceyi dönüştürme ihtimali mi? Belki de asıl trajedi, hakikatin bir insanla birlikte susması değil, insanın hakikat uğruna yaşayabilecekken ölümü tek seçenek sanmasıdır.
MÖ 399 yılında Sokrates, Atina’da ölüme mahkûm edildiğinde önünde iki yol vardı: Ölümü kabul etmek ya da dostlarının yardımıyla kaçıp yaşamaya devam etmek. O, kaçmadı. Fakat bugün, aradan yaklaşık 2.400 yıl geçtikten sonra, kendimize hâlâ aynı soruyu sorabiliriz: Sokrates kaçsaydı, felsefe gerçekten bir şey kaybeder miydi?
Bu sorunun cevabı, ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir.
Sokrates’in ölümünü çoğu zaman bilgeliğin cesaretle buluştuğu bir an olarak anlatırız. Ölüm karşısında geri adım atmayan, düşüncelerini hayatından üstün tutan bir filozofun hikâyesidir bu. Ancak onun kararını yalnızca bir kahramanlık öyküsü olarak görmek, meselenin en insani tarafını gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Çünkü Sokrates de yaşayan bir insandı. Dostları, ilişkileri, alışkanlıkları ve henüz yaşayabileceği günleri vardı. Kaçsaydı düşünmeye, soru sormaya ve insanlarla tartışmaya devam edebilirdi. Belki daha çok öğrenci yetiştirecek, daha çok insanın düşünce dünyasını değiştirecekti. Belki de felsefe, onun hayatta kalmasıyla bambaşka bir yöne evrilecekti.
Öyleyse neden kalmayı seçti?
Platon’un Kriton diyaloğunda Sokrates’in kararının merkezinde adalet, yasalar ve insanın kendi ilkeleriyle tutarlı yaşaması meselesi bulunur. Sokrates, kendisine yapılan haksızlığa karşılık vererek başka bir haksızlık yapmayı istemez. Onun açısından mesele yalnızca hayatta kalmak değil, hayatını hangi ilkeler üzerine kurduğudur.
Ancak burada bizi rahatsız eden bir ihtimal belirir: İnsan, doğru bildiği şey uğruna ölümü kabul ettiğinde mi ilkelerine sadık kalır, yoksa yaşayarak mücadele etmeyi sürdürdüğünde mi?
Sokrates’in kaçmaması, onun düşüncelerine duyduğu bağlılığın bir göstergesi olarak okunabilir. Fakat kaçması da mutlaka korkaklık anlamına gelmezdi. Yaşamayı seçmek, düşüncelerinden vazgeçmekle aynı şey değildir. Bazen kalmak bir direniştir, bazen gitmek. Bazen susmak bir teslimiyet, bazen de hayatta kalmanın başka bir yoludur.
Belki de asıl mesele, Sokrates’in kaçıp kaçmaması değil, onun kararını yüzyıllardır neden ahlaki bir ölçü olarak tartıştığımızdır. Çünkü insanlar, çoğu zaman bir düşüncenin doğruluğunu onun bedelini ödeyen kişinin cesaretiyle ölçmeye eğilimlidir. Oysa bir düşüncenin değeri, onu savunan kişinin ölümüyle kanıtlanmış olmaz. Hakikat, uğruna ne kadar acı çekildiğinden bağımsız olarak da sorgulanmalıdır.
Sokrates hayatta kalsaydı, felsefe belki yine gelişecekti. Fakat onun ölümü, düşünce ile yaşam arasındaki ilişkiyi insanlığın hafızasına silinmesi güç bir soru olarak kazıdı. Belki de felsefenin kazancı, Sokrates’in ölmesinde değil, onun kararının hâlâ tartışılabiliyor olmasındadır.
Burada kesin bir cevaba ulaşmak zorunda değiliz. Hatta bu yazının en değerli yanı, bir cevap vermekten çok yeni sorular doğurması olabilir.
Sokrates kaçsaydı, felsefe kaybeder miydi?
Belki felsefe bir kahramanlık öyküsünü kaybederdi. Belki insanlık, başka bir düşünce yolculuğuna tanıklık ederdi. Belki de bugün Sokrates’i ölüm karşısındaki duruşuyla değil, yaşamaya devam ederken sorduğu sorularla hatırlardık.
Ve belki bütün bu ihtimallerin içinde asıl soru şudur:
Bir düşünceyi ölümsüz kılan, uğruna ödenen bedel midir, yoksa insanın henüz yaşarken o düşünceyi dönüştürme ihtimali mi? Belki de asıl trajedi, hakikatin bir insanla birlikte susması değil, insanın hakikat uğruna yaşayabilecekken ölümü tek seçenek sanmasıdır.










