Çocuklar Neden Suça Yöneliyor? Bir Toplumun Aynasına Bakmak
Son zamanlarda haberlerde aynı cümleyi daha sık duyuyoruz:
"Liseli öğrenci öğretmenini bıçakladı."
"Çocuk çetesi mahallede dehşet saçtı."
"15 yaşındaki genç tutuklandı."
Her seferinde şok oluyoruz.
Ama asıl soruyu yeterince sormuyoruz:
Bir çocuk nasıl bu noktaya gelir?
Çocuk dediğimiz şey nedir?
Henüz kimliği tam oluşmamış, dürtü kontrolü gelişmekte olan, beyni hâlâ inşa halinde bir varlık.
Özellikle beynin ön bölgesi, yani karar verme ve sonuç hesaplama merkezi olan prefrontal korteks, 20'li yaşların ortasına kadar tam olgunlaşmaz.
Bu ne demek?
Dürtü yüksek, kontrol zayıf olabilir.
Ama mesele sadece biyoloji değil.
Şiddet davranışı çoğu zaman bir güç arayışıdır.
Çeteleşme ise bir aidiyet arayışıdır.
Bir çocuk evde görülmüyorsa, okulda değer görmüyorsa, duygusal olarak ihmal ediliyorsa;
beyni hayatta kalma moduna geçer.
Aidiyet, insan beyninin en temel ihtiyaçlarından biridir.
Sosyal dışlanma, beyinde fiziksel acıyla benzer bölgeleri aktive eder.
Yani bir çocuk için "yok sayılmak", gerçekten can yakar.
Çete tam burada devreye girer.
Orada bir isim vardır.
Bir rol vardır.
Bir güç hissi vardır.
Evde kontrol edilemeyen öfke, sokakta statüye dönüşür.
Şunu net söylemek gerekir:
Hiçbir çocuk durduk yere şiddet üretmez.
Ama her travma geçiren çocuk da suç işlemez.
Aradaki fark nerede?
Düzenleyici bir yetişkin var mı?
Sınır koyan ama aşağılamayan bir ebeveyn?
Gören bir öğretmen?
Alan açan bir sistem?
Çocuğun ilk aynası ailesidir. Kendi duygusunu nasıl tanıyacağını, öfkesini nasıl ifade edeceğini, "hayır" kelimesiyle nasıl baş edeceğini önce evde öğrenir. Eğer evde sınırlar ya çok sert ya da tamamen belirsizse, çocuk ya korkuyla büyür ya da sınırsızlıkla. Her iki durumda da duygusal düzenleme becerisi zayıflayabilir. Sevgi ile sınırın birlikte var olabildiği bir aile ortamı ise çocuğa hem değerli olduğunu hem de davranışlarının sonucu olduğunu öğretir.
Şiddet davranışı çoğu zaman bastırılmış öfkenin, değersizlik hissinin ve öğrenilmiş güç modelinin dışavurumudur.
Evde şiddet gören bir çocuk, şiddeti problem çözme yöntemi olarak öğrenebilir.
Sosyal medyada sürekli güç, aşağılama ve zorbalık içeriklerine maruz kalan bir genç, empati eşiğini düşürebilir.
Bir de şunu konuşmamız gerekiyor:
Toplumsal gerginlik çocuklara da sirayet eder.
Ekonomik stres, aile içi çatışma, umutsuzluk, gelecek kaygısı…
Bunlar yetişkinleri zorladığı kadar çocukların sinir sistemini de zorlar.
Kronik stres altında büyüyen bir çocukta tehdit algısı daha hızlı çalışır.
Yani "küçük bir tartışma" onun için büyük bir saldırı gibi hissedilebilir.
Çünkü stres altında amigdala daha hızlı devreye girer, frene basan sistem ise gecikir.
Bu noktada sorumluluğu sadece çocuğa yüklemek kolaydır.
Ama yeterli değildir.
Elbette suçun bir karşılığı vardır.
Toplum güvenliği korunmalıdır.
Ama sadece cezalandırarak bu döngü kırılmaz.
Çocuğu anlamadan suçu anlayamayız.
Suçu anlamadan da önleyemeyiz.
Belki de asıl sorumuz şu olmalı:
Biz çocuklara gerçekten nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Güçlü olmayı öğretiyoruz ama duyguyu düzenlemeyi öğretiyor muyuz?
Rekabeti öğretiyoruz ama empatiyi öğretiyor muyuz?
Başarıyı konuşuyoruz ama ruh sağlığını konuşuyor muyuz?
Bir çocuk suç işlediğinde aslında bir alarm çalar.
O alarm sadece o çocuğa ait değildir.
Bir sistemin alarmıdır.
Ve her alarm, bastırıldığında değil, duyulduğunda çözülür.
Çocuklar tek başlarına büyümezler. Bir toplum nasıl hissediyorsa, çocuklar da öyle davranır.
Çocuklar geleceğimiz değil, bugünkü yetişkinliğimizin sonucudur.
Uzman Psikolog Şerivan Demir









