Fatma Ece Gödeoğlu

Sosyolojik Hiperaktivite

18.01.2026 16:39
Haber Detay Image

"Hiperaktif" kavramı, siyasal düşünceye girmeden önce psikolojinin dar koridorlarında dolaşıyordu. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) bağlamında, bireyin enerjisini ve dürtülerini düzenleyememesi, sınır tanımayan bir hareketlilik ve kontrol kaybı hali olarak tanımlanır. Ancak sosyolog Misagh Parsa'nın çalışmalarıyla bu kavram, bireyden devlete doğru genişledi ve radikal bir anlam dönüşümü yaşadı: Devletin, kontrolü kaybetme korkusuyla her alana müdahale etmesi; ekonomiyi, toplumu ve siyaseti aşırı biçimde merkezileştirerek sonunda kendisini "kaçınılmaz hedef" haline getirmesi.

Psikolojideki hiperaktivite ile sosyolojideki hiperaktif devlet arasında dikkat çekici bir yapısal paralellik vardır. Psikolojide sorun, kontrolünü kaybeden bireydir; siyasal düzlemde ise sorun, kontrolü kaybetmekten korkan devlettir. Birinde frenlenemeyen dürtüler, diğerinde durdurulamayan müdahale arzusu vardır. Her iki durumda da aşırı hareketlilik, aslında derin bir güvensizliğin dışavurumudur.

Hiperaktif Devletin Tarihsel Laboratuvarı

Bu kavramı tarihin en berrak laboratuvarında sınamak için Fransız Devrimi'nden daha uygun bir örnek yoktur. Ancien Régime Fransası, Parsa'nın tanımına neredeyse kusursuz biçimde uyan bir hiperaktif devlet prototipidir.

18. yüzyıl Fransa'sında kraliyet, ekonominin hemen her alanına nüfuz etmişti. Ayrıcalıklı loncalar, iç gümrük duvarları, kraliyet tekelleri (tuz, tütün), keyfi ve adaletsiz vergilendirme sistemi (taille, gabelle) devletin sermaye birikimi ve kaynak dağılımının başat aktörü olduğunu gösteriyordu. Devlet yalnızca düzenleyici değil, doğrudan ekonomik bir faildi.

Bu müdahaleci yapı, mali krizler ve kıtlıklar derinleştiğinde devleti doğrudan hedef tahtasına oturttu. Halk, ekmek yokluğunu ya da fiyat artışlarını soyut "piyasa koşullarıyla" değil, son derece somut bir siyasal merkezle —Versay Sarayı, kral, vergi memurları— ilişkilendirdi. Piyasa kişisiz değildi; aksine kişileşmiş, görünür ve nefret edilesiydi.

Ekmek fiyatı bir iktisat meselesi olmaktan çıktı, bir rejim sorunu haline geldi. Burjuvazinin vergi adaletsizliğine karşı öfkesi de yalnızca ekonomik bir çıkar çatışması olarak kalmadı; doğrudan siyasal temsil ve iktidar talebine dönüştü (États-Généraux, Ulusal Meclis). Fransız Devrimi, hiperaktif bir devletin kontrolü koruma çabasının nasıl total bir meşruiyet çöküşüne yol açtığının tarihsel doruk noktasıdır.

Günümüzün Hiperaktif Devletleri

Aynı teorik mercek bugün İran, Çin ve Rusya'ya çevrildiğinde, tarihsel benzerlikler şaşırtıcı ölçüde belirgindir.

İran'da Devrim Muhafızları'nın kontrol ettiği ekonomik ağ, Ancien Régime'in ayrıcalıklı loncalarını ve tekellerini andırır. Enflasyon, işsizlik veya yolsuzluk, soyut bir "ekonomi"nin değil, doğrudan rejimin başarısızlığı olarak algılanır. Bu nedenle protestolar ekonomik taleplerle başlar, hızla rejim karşıtı bir dile evrilir. Devlet, toplumsal öfkenin kaçınılmaz adresidir.

Çin Komünist Partisi, ekonomik büyümenin tek mimarı ve garantörü rolünü üstlenmiştir. Bu durum büyük bir güç üretirken aynı zamanda ciddi bir kırılganlık yaratır. Emlak krizi, genç işsizliği ya da büyüme yavaşlaması yalnızca politika sorunları değil, parti-devletin meşruiyet sınavlarıdır. Her ekonomik veri, potansiyel bir siyasal göstergeye dönüşür.

Ukrayna savaşı ve yaptırımlar, Rus devletini ekonomide daha merkezi ve daha müdahaleci hale getirdi. Yaşam standartlarındaki düşüş artık küresel piyasalara değil, doğrudan Kremlin'in siyasal tercihlerine bağlanıyor. Devlet, ekonomik acının somut ve kişileşmiş adresi haline geliyor.

Psikolojide hiperaktivite, bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin bozulduğunu gösterir. Sosyolojide ise hiperaktif devlet, rejimin toplumla olan ilişkisindeki derin güvensizliğin işaretidir. Fransız Devrimi'nin öğrettiği temel ders şudur: Aşırı kontrol, nihayetinde kontrol kaybı üretir. Devlet her alana müdahale ettikçe, toplumsal öfke için tek ve net hedef haline gelir. Bugün İran, Çin ve Rusya'nın dışarıdan bakıldığında "dayanıklı" görünen otoriter yapılarının içinde, tam da bu nedenle derin bir kırılganlık yatmaktadır. Tıpkı Versay'ın bir zamanlar mutlak güç yanılsaması yaratması gibi, bu modern rejimler de kontrolün mutlak sahibi oldukları illüzyonuna kapılmaktadır. Oysa tarih tekrar tekrar göstermiştir: Aşırı görünürlük, kaçınılmaz olarak hedef olmaktır. Kontrol etme arzusu, kontrol edilme kaderini kendi içinde taşır.

Yazarın Tüm Yazıları