Fatma Ece Gödeoğlu Yazıları

Fatma Ece Gödeoğlu

İzmarit Koleksiyoncusu

12.04.2026 12:17
Haber Detay Image

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi romanında Kemal'in Füsun'a duyduğu saplantılı aşk, maddi nesnelerle ifadesini bulur. Roman boyunca Kemal; dudaklarının değdiği 4.213 sigara izmaritini, küpe, tuzluk, saç tokası gibi gündelik objeleri toplar ve arşivler. Bu nesneler, yazarın deyişiyle Füsun'un "fiziksel kalıntıları"dır. Tüm bu eşyalar cam bir vitrinde numaralanarak sergilenir ve Kemal'in geçmişi hafızada yeniden canlandırma çabasının parçası olur. Nesneler öyle güçlü bir anlam yükü kazanır ki, 1970-84 arasında Füsun'un elinden düşen her izmarit, Kemal için adeta bir tarih damgası taşır. Bu yönüyle Masumiyet Müzesi, "aşkın eşyayla ifadesi" üzerine kurgulanmış benzersiz bir hikâyedir.

İstanbul Çukurcuma'da gerçek bir müzeye dönüşen Pamuk dünyasında, kahraman Kemal'in topladığı 4.213 adet sigara izmariti cam kasalarda sergilenir (Orhan Pamuk'ın Masumiyet Müzesi, 2008). Bu izdüşüm, romandaki anlatıya gerçeklik katarak nesnelerin hafızaya dönüştüğü bir mekanı somutlaştırır. Kemal'in "izmarit koleksiyonu", bizim için sıradan görünse de romandaki her bir parça Füsun'la yaşanmış bir anın kanıtıdır. Pamuk nesnelere özel bir değer atfeder; onlar, "duygusal bir arşiv" görevi görür. Nesnelere böyle duygusal yükler yükleme fikri, modern bireyin koleksiyonculuğuyla da rezonansa girer.

Nesnelerle Konuşan Adam

Kemal, duygularını doğrudan ifade edemeyen içe dönük bir adamdır. Füsun'dan "Seni seviyorum" diyebilecek cesareti yoktur; aşkını eşyalar aracılığıyla dile getirir. Romanın bakış açısına göre, Kemal için toplanan her nesne –bir kamera, saç tokası, bir tuzluk– Füsun'un varlığının kanıtıdır. O, eski defterlerin arasında bir "sadaka taşı" bulmuş gibi her eşyayı müzeye kaldırır. Gerçek dünyada basit görünen bu objeler, Kemal'in içinde yaşadığı duygusal karmaşanın somut simgeleridir. Zira romanın bir noktasında şöyle der: "Mutlu anları sonraki kuşaklar için korumak amacıyla, Füsun'un dokunduğu bu küçücük objelerin çokluğunu biriktirdim".

Bu durumda izmaritler, Füsun'un ağzının değdiği son malzemelerdir ve Kemal için o anların tanığıdır. Onları toplamak Kemal'de umutsuz bir umut yaratır: "Füsun hâlâ yaşıyor olmalı" yanılgısı. Gerçekten de Pamuk'un müzesinde her bir sigara izmariti, yabancı birinin elinden çıkmış küçük bir not gibi numaralanıp saklanmıştır. Bu davranış, ilk bakışta aşkın cilvesi gibi görünür; ancak derinleştikçe anlamı karanlık bir takıntının ifadesi olduğunu fark ederiz.

Büyümeyen Çocuk

Bebekler 4–12 aylıkken annelerinden ayrılmaya başladıklarında "geçiş nesnesi" denen bir obje edinirler; battaniye, bebeği veya küçük bir oyuncağı örneğin. D. W. Winnicott'a göre bu nesne, anneden geçici uzaklıklarda çocuğa güven duygusu verir ve ayrılık kaygısını yatıştırır. Bebek, annesiyle bir bütünken sahip olduğu her şeyi zamanla bu nesne aracılığıyla temsile bağlar.

Sağlıklı gelişimde çocuk büyüdükçe annenin dönüşüne güven duyarak o nesneyi bırakır; bir nevi anneden otonomisine geçer. Oysa Kemal olgunlaşamaz: Füsun yok olur olmaz o da bir "geçiş nesnesi"ne tutunur. Ancak onunki alışılmış geçiş nesnesinden farklı, tutunup kalınan nesnedir. Sekiz yıl boyunca Füsun'un evinde geçici yaşam sürerken (ona dokunmak, onu seyretmek, eşyalarını toplamak), bu ritüel Kemal'e Füsun'un hâlâ "orada" olduğu hissini verir. O, her yeni gitmiş parçada "Füsun buradaydı; bu da onu beklediğim kanıt" düşüncesini besler. Nesne bebeklerdeki gibi sonunda terk edilmesi gereken bir geçiş yardımı değil, bizzat saplanıp kalınan, yaşamı zapt eden bir tutunmaya dönüşmüştür.

Kemal'in izmaritleri, Winnicott'un tanımladığı geçiş nesnelerinin tuhaf bir yansımasıdır. Her izmarit, bir zamanlar Füsun'un dudaklarının arasından geçmiş, onun varlığını somutlaştırmış bir nesnedir. Normalde çocuk geçiş nesnesini büyüyüp bırakınca yas tutmayı öğrenir; Kemal ise nesnelere sığındıkça yasını bitiremeyen "büyümeyen bir çocuk" misali eşyayla teselli arar.

Fetişizm

Psikolojide fetişizm, kaybedilen obje (bu örnekte Füsun) yerine onunla ilişkili bir objeye cinsel veya duygusal özellik atfetme durumudur. Freud'un "Üç Deneme"sinde belirttiği üzere, bir kişi ideal partnerini kaybedince onun yerine –temsil eden, onunla bağ kurulabilen– başka bir nesne koyabilir. Bu anlamda Kemal'in davranışı da bir fetiş pratiği olarak görülebilir. Eva Hoffmann'ın yorumuna göre, Kemal'in Füsun'a ait objelere cinsel arzuyla bağlanması, eski sevgiliden vazgeçemediğinin işaretidir. Örneğin roman boyunca Kemal, koleksiyonundaki objeleri bedenine dokundurur, tenine sürer ve onlardan teselli bulur (Pamuk, Masumiyet Müzesi 185). Bu noktada nesneler geçici rahatlama sağlar: Füsun'u kaybetmenin acısı bir nebze azalır ama Füsun'un kendisinin yerini hiçbir zaman tutmaz. Hoffmann'ın da işaret ettiği gibi, Kemal nesnelere takılır ancak hiçbir zaman Füsun'dan tamamen vazgeçemez; fetişleşme burada kişinin "özne" olma özlemiyle karışır.

Bütün bunlar Freud'un "Yas ve Melankoli" yazısını hatırlatır. Freud'a göre yas, kaybedileni bilinçli olarak kabullenme sürecidir; melankoli ise kaybı bilinçdışına itip içselleştirmektir. Melankolik birey, kaybettiğinin bilincine varamadığı için öfkesini içe yöneltir. Hoffmann'ın analizine göre Kemal'in durumu "kara melankoli"ye örnektir. Freud'a göre melankoli, egonun yitirilmesinin çarpık bir ifadesidir: "Melankoli, ego'nun kaybına işaret eder". Başka bir deyişle, acının bütünüyle nesneye değil, benliğe nüfuz ettiği bir yas formudur. Hoffmann'ın belirttiği gibi Kemal, mesleğine ve sosyal ilişkilerine karşı ilgisini yitirir, içe döner. Bu durum Freud'un melankoli tanımına uygundur: Melankoli, normal yasın ötesinde bir içsel çatışmayı, bastırılmış öfkeyi ve benliğin parçalanmasını içerir.

Modern İnsan ve Koleksiyonculuk

Orhan Pamuk'un hikâyesi, kaybedilenle nesneler aracılığıyla ilişki kurma ihtiyacını evrenselleştirir. Günlük yaşamımızda hepimiz benzer duygular taşırız: Bir sevgiliyi ya da aile büyüğünü kaybettiğimizde eskimiş mektupları, sararmış fotoğrafları, unutulmuş objeleri saklarız. Nesnelere atfettiğimiz bu anlam, Pamuk'un anlattığı takıntıda da görünür. Kemal'in sergilediği 4213 izmarit ve diğer eşyalar "duygusal koleksiyon" hükmündedir; kişisel tarihin ağırlığını taşıyan semboller olarak iş görür. Biz okurlar bu eşyaların karşısında kendi anılarımıza bakarız: Çocukluk eşyalarımız, eski sevgiliden kalan bir mendil, anılarımızı diri tutan objeler bizim de hazinelerimiz gibidir.

Aradaki fark sadece şudur: Kemal, nesneleri biriktirme sınırını aşmıştır. Artık eşyalar onun için yaşamın yerine geçmiştir. İzmaritler Füsun'un yerine konuşur olmuş, onun yokluğu arsında konuşur hale gelmiştir. Sınırda yaşayan bizler, kenarda durup bu saplantılı sevdayı seyretmekten kendimizi alamayız. Çünkü onun hikâyesinde kendi karanlık ihtimallerimizi görürüz.

Orhan Pamuk bize şu soruyu sorar: Birini kaybettikten sonra onu yaşatmanın yolu nedir? Fotoğraflar, mektuplar veya işte bu izmaritler mi? Ve eğer izmaritleri toplayarak yaşatıyorsak, hâlâ aşk mı yoksa saplantı mı peşindeyiz? Masumiyet Müzesi'nin her vitrini aslında bu sorunun temsilidir. Cam bir kabın içindeki 4.213 küçük izmarit ile Kemal, Füsun'un varoluşunu zamanın ufak parçalarda saklanabilir olduğuna dair bir yanılsamaya dönüştürmüştür. Koleksiyoncu Kemal'in öyküsü, modern insanın hikâyesidir: Her şeyi biriktirip hiçbir şeyi bırakmayan, kaybettikçe tutunmaya çalışıp daha çok acı çeken, her sevdiğini nesnelerle sahiplendikçe kendisini de biriktiren.

Sonuçta İzmarit Koleksiyoncusu, hepimizin aynasıdır. O aynaya baktığımızda gördüğümüz, birini çok sevmenin; onu kaybetme korkusunu yaşamanın ve kaybettikten sonra onu nesnelerle yaşatmaya çalışmanın ince sınırıdır. Kendi hikâyemizi düşünürken sorarız: Benim izmaritlerim nerede?

Yazarın Tüm Yazıları