Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıkladığı Eylül ayı işgücü verileri, ilk bakışta sakin bir tablo sunsa da rakamların derinine inildiğinde ekonominin yönü hakkında önemli ipuçları veriyor. Açıklanan işsizlik oranı %8,6 seviyesinde değişmezken, aynı dönemde çalışan kişi sayısında yaşanan 200 bin kişilik düşüş, ekonomide bir yavaşlamaya ve sektörler arasında dikkat çekici bir ayrışmaya işaret ediyor. Bu durum, büyümenin üretimden çok, borçlanmaya dayandığını gösteriyor.
Sektörler arasındaki farklılaşma
İşgücü verilerinin en dikkat çekici yanı, sektörler arasındaki ciddi ayrışmadır. Son bir yıllık dönemde, ülke ekonomisinin üretim ve ihracat gücü olan sanayi sektöründe istihdam %3,6 oranında daraldı ve yaklaşık 184 bin kişi işini kaybetti. Bu durum hem dünyadaki talebin yavaşlaması hem de yüksek kredi maliyetleri yüzünden üretim sektörünün zorlandığını net bir şekilde gösteriyor.
Diğer yanda ise, daha çok iç piyasaya ve krediye bağlı olaninşaat sektöründe istihdamın yıllık bazda %7,2 gibi güçlü bir oranda arttığı gözleniyor. Bu iki sektör arasındaki yaklaşık 11 puanlık fark, ekonomideki büyümenin niteliği hakkında önemli bir fikir veriyor. Büyümenin, kalıcı işler yaratan üretimden çok, enflasyondan korunma güdüsüyle tetiklenen iç talep ve borçlanma ile desteklendiği anlaşılıyor.
İşsizlik oranı neden değişmedi?
Peki, 200 bin kişi işini kaybederken işsizlik oranı nasıl sabit kalabildi?
İşgücüne katılanların sayısında gizli. TÜİK rakamlarına göre, istihdamdaki bu 200 bin kişilik kaybın neredeyse tamamına yakını (188 bin kişi), işsiz sayısına eklenmek yerineişgücü piyasasından çekilmiş durumda.
Bu durum, piyasada iş arayışından vazgeçme eğilimine işaret ediyor. Yani, işini kaybedenlerin veya iş arayanların bir kısmı, yeni bir iş bulma umudunu yitirerek iş aramaktan vazgeçiyor. Bu nedenle, işsizlik oranındaki sakin görünüm, işgücü piyasasının sağlıklı olmasından çok, işlerin azaldığının ve iş arama umudunun düştüğünün bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.
Şimdi piyasalar neyi bekliyor?
Bu veriler, geçtiğimiz aylarda konut piyasasında gözlenen kredi canlılığıyla birlikte okunduğunda daha da anlam kazanıyor. Merkez Bankası'nın faiz oranının %39,50 olduğu bir ortamda, yıllık getirisi %93'ü aşan altın gibi alternatiflerin varlığı, sermayenin üretimden çok, enflasyona karşı koruma sağlayan konut ve altın gibi varlıklara yönelmesine neden oluyor. Bu durum, Merkez Bankası'nın son faiz indiriminin reel sektördeki yavaşlamayı durdurmakta yeterli olmadığını gösteriyor.
İstihdam piyasasındaki düşüş, karar vericileri zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yanda yavaşlayan ekonomiyi canlandırma ihtiyacı, diğer yanda ise atılacak adımların enflasyonist beklentileri artırma riski bulunuyor.
Özetle, Eylül ayı işgücü verileri, açıklanan işsizlik oranının ötesinde, ekonomide bir yavaşlama ve sanayiden inşaata doğru bir yönelim olduğunu gösteriyor. Yüksek enflasyon ve yavaşlayan istihdam, ekonominin hem durgunluk hem de yüksek enflasyon riskiyle karşı karşıya olduğunu gündemde tutuyor.
Bu tablo, para politikasının tek başına yeterli olmayabileceğini ve kredileri doğrudan yavaşlatacak farklı adımların gündeme gelebileceğini gösteriyor. Konut kredilerinde peşinatların artırılması veya kredi kartı taksit sayılarının düşürülmesi gibi ek önlemlerin tartışılması beklenebilir.









