Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji başlığı değil. Güvenlikten ekonomiye, enerjiden diplomasiye, eğitimden hukuka kadar devletlerin kapasitesini ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren stratejik bir alan.
Türkiye’nin 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı da bu dönüşümün tam merkezinde duruyor. Ancak planın asıl başarısı, kaç GPU tahsis edildiği, kaç veri merkezi kurulduğu veya kaç kişinin eğitim aldığıyla sınırlı değil.
Asıl soru çok daha büyük:
Türkiye, yapay zekâ teknolojilerini kullanan bir ülke olarak mı kalacak, yoksa kritik teknoloji katmanlarında kendi kapasitesini üreten ve teknopolitik kararları etkileyebilen bir aktöre mi dönüşecek?
Millî İstihbarat Akademisi’nin “Dünya Siyasetinde Teknopolitik Düzen Tartışmaları ve Türkiye” raporu, yapay zekâ rekabetinin artık yalnızca teknoloji şirketleri arasındaki bir yarış olmadığını ortaya koyuyor.
İleri çipler, veri merkezleri, enerji altyapısı, kritik mineraller, veri ve algoritmalar doğrudan jeopolitik gücün unsurlarına dönüşmüş durumda. Bu nedenle Türkiye’nin yapay zekâ politikasını yalnızca dijitalleşme perspektifinden değerlendirmek yetersiz kalıyor.
Bu dönüşümü üç temel yaklaşım üzerinden okumak mümkün: teknorealizm, teknopragmatizm ve teknohümanizm.
Teknorealizm, yapay zekâyı ulusal güvenliğin ve devletler arası güç rekabetinin temel araçlarından biri olarak görüyor. Çip, bulut, siber güvenlik, otonom sistemler ve savunma teknolojileri bu yaklaşımın merkezinde.
Türkiye’nin savunma sanayiinde oluşturduğu otonom sistemler, görüntü işleme ve siber güvenlik kapasitesi bu açıdan önemli bir başlangıç noktası oluşturuyor. Ancak güvenlik kapasitesinin genişlemesi, veri toplama ve biyometrik gözetim gibi alanlarda güçlü hukuki denetim ihtiyacını da beraberinde getiriyor.
Teknopragmatizm, güçlü yapay zekâ sistemlerinin kontrollü ve güvenli biçimde geliştirilmesine odaklanıyor. Kırmızı takım testleri, bağımsız denetim ve yüksek riskli uygulamalarda güvenlik standartları bu yaklaşımın temel unsurları.
Türkiye açısından burada kritik mesele, güvenlik standartlarının yalnızca büyük teknoloji şirketleri tarafından belirlenmemesi. Aksi hâlde devletler kendi yapay zekâ altyapılarını kurarken başka bir bağımlılık türüyle karşı karşıya kalabilir.
Teknohümanizm ise yapay zekâyı insan onuru, adalet, demokratik katılım ve fırsat eşitliği üzerinden değerlendiriyor.
Bu yaklaşım Türkiye için özellikle önemli. Çünkü yapay zekâ yatırımlarının yalnızca İstanbul ve Ankara gibi merkezlerde veya büyük şirketlerde yoğunlaşması, teknolojik kapasiteyi artırırken bölgesel eşitsizliği de büyütebilir.
Van’daki bir öğrencinin eğitime erişimi, Anadolu’daki bir KOBİ’nin yapay zekâ kullanabilmesi veya dezavantajlı bireylerin dijital hizmetlerden yararlanabilmesi de yapay zekâ politikasının başarısının bir parçası olmalı.
Türkiye’nin ihtiyacı, bu üç yaklaşımdan birini seçmek değil; güvenlik kapasitesini, ekonomik ölçeklemeyi ve insan haklarını aynı stratejik mimaride buluşturmaktır.
Türkiye’nin yapay zekâ politikası aslında yeni başlamıyor.
2021-2025 Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ve sonrasındaki eylem planları; insan kaynağı, veri, güvenilir yapay zekâ ve ekosistem oluşturma açısından önemli bir başlangıç oluşturdu.
2026-2030 döneminin farkı ise daha büyük bir hedef ortaya koyması:
Türkiye’nin yalnızca yapay zekâyı kullanan değil, değer zincirinin farklı katmanlarında kapasite üreten bir ülke olması.
Bu nedenle artık sorulması gereken soru “Yapay zekâyı kullanıyor muyuz?” değil.
“Yapay zekâ değer zincirinin hangi katmanlarında kalıcı kapasite üretiyoruz?”
Çünkü güçlü bir yapay zekâ ekosistemi yalnızca büyük dil modellerinden oluşmuyor.
Enerji, GPU, veri merkezleri, yüksek hızlı ağlar, depolama, kaliteli veri, çip, finansman, insan kaynağı ve hukuki öngörülebilirlik aynı zincirin parçaları.
Bir ülke yerli model geliştirebilir; ancak GPU’su, bulutu, veri depolaması, ağ altyapısı ve kritik yazılım araçları dışa bağımlıysa bu kapasite tam egemenlik değil, koşullu özerklik üretir.
2026-2030 Eylem Planı’nın dört ana ekseni bu açıdan dikkat çekiyor:
FARK ET: Toplumun ve kurumların yapay zekâ konusunda hazırlanmasını hedefliyor. Ancak yapay zekâ okuryazarlığı yalnızca araç kullanmayı öğrenmek anlamına gelmemeli. Çıktıyı doğrulama, veri kaynağını sorgulama, telif ve mahremiyet risklerini anlama da bu sürecin bir parçası olmalı.
İSTİFADE ET: Kamu, girişimler, araştırmacılar ve KOBİ’lerin hesaplama altyapısına erişimini artırmayı amaçlıyor. Burada kritik mesele kaynakların adil dağıtılması.
ÜRET: Türkiye’nin teknoloji tüketicisi olmaktan çıkıp üretici olmasını hedefliyor. Türkiye’nin küresel genel amaçlı modellerle doğrudan rekabet etmek yerine Türkçe veri ve yerel uzmanlık gerektiren dikey çözümlere odaklanması daha gerçekçi olabilir.
YÖNET: Hukuk, standartlar, dış politika ve uluslararası koordinasyonu kapsıyor. Türkiye’nin yalnızca teknolojiyi geliştirmesi değil, bu teknolojilerin nasıl yönetileceğine ilişkin kuralların oluşumunda da söz sahibi olması gerekiyor.
Planın en dikkat çekici hedeflerinden biri, 2030’a kadar 1 GW veri merkezi kurulu gücü, 10 TWh düşük karbonlu elektrik alımı ve 1 eksabayt depolama kapasitesi oluşturulması.
Bu hedefler önemli çünkü yapay zekânın artık yalnızca bir yazılım meselesi olmadığını gösteriyor.
Ancak veri merkezi kurmak, yalnızca fiziksel bir bina inşa etmek anlamına gelmiyor.
Kesintisiz ve uygun maliyetli elektrik, soğutma, güçlü ağ bağlantısı, siber güvenlik ve afet dayanıklılığı gerekiyor. Üretken yapay zekâ sistemlerinin artan GPU ve enerji ihtiyacı düşünüldüğünde, enerji politikası ile yapay zekâ politikası artık birbirinden ayrı düşünülemez.
Benzer şekilde “Herkes için GPU” yaklaşımı da önemli bir kapasite açılımı sağlayabilir. Ancak başarı yalnızca tahsis edilen GPU-saat sayısıyla ölçülmemeli.
Asıl soru şu:
Bu hesaplama kapasitesi kaç başarılı model, kaç patent, kaç ürün ve ne kadar ekonomik değer üretti?
Yapay zekâ egemenliğinin en zor alanlarından biri ise çip.
Ulusal Çip Konsorsiyumu’nun 110 nanometre üretimden başlayarak ilerleme hedefi, Türkiye açısından aşamalı bir yaklaşım sunuyor. Ancak 110 nm üretim ile ileri yapay zekâ hızlandırıcıları arasında önemli bir teknoloji mesafesi bulunuyor.
Bu nedenle kısa vadede dünyanın en gelişmiş GPU’larını üretmeye çalışmak yerine; savunma, otomotiv, haberleşme, gömülü sistemler ve güç elektroniği gibi alanlarda güçlü çip tasarımı ve üretim kapasitesi oluşturmak daha gerçekçi olabilir.
RISC-V gibi açık mimariler de lisans bağımlılığını azaltabilir. Fakat gerçek çip egemenliği yalnızca işlemci tasarımından oluşmaz.
Tasarım araçları, üretim tesisleri, test altyapısı ve tedarik zinciri de aynı denklemde yer alır.
Yapay zekâda egemenlik tartışmasının en kritik noktalarından biri de veri.
Bir ülkenin verisinin kendi sınırları içerisinde bulunması tek başına yeterli değil.
Veriye kimin eriştiği, şifreleme anahtarlarının kimde olduğu, yöneticilerin hangi hukuk sistemine tabi olduğu, yazılım güncellemelerinin nereden geldiği ve kamu kurumlarının denetim kayıtlarına erişip erişemediği de önem taşıyor.
Bu nedenle egemen bulut yaklaşımı dikkat çekiyor.
Amaç, küresel altyapının avantajlarından yararlanırken kritik verilerin yönetimini ve erişim kontrollerini yerel hukuki çerçeve içerisinde tutabilmek.
Türkiye açısından doğru strateji, küresel teknoloji şirketlerini tamamen dışlamak değil.
Stratejik bağımlılıkları tespit etmek ve kritik alanlarda alternatifler oluşturmak.
Kamu, sağlık, savunma ve finans gibi hassas alanlarda daha yüksek yerelleştirme ve denetim uygulanırken diğer alanlarda küresel teknolojilerden yararlanılabilir.
Türkiye’nin yapay zekâ alanındaki en olgun kapasitesi bugün savunma sanayiinde bulunuyor.
ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN, HAVELSAN, BAYKAR ve STM gibi kurumların otonom sistemler, görüntü işleme, siber güvenlik ve karar destek teknolojilerindeki deneyimi önemli bir teknolojik birikim oluşturuyor.
Ancak bu kapasitenin asıl ekonomik değeri, savunma sektörünün dışına taşınabildiğinde ortaya çıkacak.
İHA’larda geliştirilen görüntü işleme teknolojilerinin tarım, afet yönetimi ve yangın tespiti gibi alanlarda kullanılması; otonom sistemlerdeki deneyimin lojistik ve üretime aktarılması bunun örnekleri olabilir.
Buradaki hedef, savunma teknolojilerini doğrudan tüketici ürünlerine çevirmek değil.
Savunmada kazanılan mühendislik disiplinini sivil ekonomiye taşımak.
2026-2030 Eylem Planı’nın gerçek sınavı, açıklanan hedeflerin büyüklüğü değil, bu hedeflerin ne kadar şeffaf ve ölçülebilir biçimde uygulandığı olacak.
5 milyon vatandaşın eğitilmesi önemli olabilir. Ancak kaç kişinin gerçekten yetkinlik kazandığı daha önemli.
81 ilde erişim sağlanması değerli olabilir. Ancak bu erişimin yalnızca eğitim merkezlerinden ibaret kalmaması gerekiyor.
10 milyar dolarlık yatırım hedefi önemli olabilir. Fakat bu paranın ne kadarının veri merkezlerine, ne kadarının yerli yazılıma, derin teknolojiye, üniversitelere ve ihracata gittiği çok daha önemli.
Kamu alımları da burada kritik bir araç.
Doğru tasarlanan kamu alımları, yerli girişimlere ilk müşteri olma fırsatı sağlayabilir. Yanlış tasarlanan alımlar ise pazarı birkaç büyük tedarikçiye kapatabilir.
Bu nedenle veri taşınabilirliği, açık teknik standartlar, güvenlik, denetim ve ölçülebilir performans kriterleri kamu alımlarının temel unsurları olmalı.
Türkiye’nin yapay zekâ politikası aslında bir teknoloji politikasından çok daha fazlası.
Bu, Türkiye’nin önümüzdeki on yılda küresel güç dengeleri içerisindeki konumunu belirleyebilecek bir teknopolitik tercih.
TRUBA, yerli modeller, veri merkezleri, çip girişimleri ve savunma teknolojileri önemli yapı taşları.
Fakat bunların hiçbiri tek başına teknolojik egemenlik yaratmaz.
Gerçek egemenlik; çipten veriye, enerjiden buluta, modelden hukuka kadar bütün değer zincirinde kritik kapasite oluşturabilmekten geçiyor.
Türkiye’nin tek bir yaklaşımı seçmesine de gerek yok.
Güvenlik için teknorealist kapasiteye, ekonomik ölçekleme için teknopragmatik akla, toplumsal meşruiyet için ise teknohümanist ilkelere aynı anda ihtiyaç var.
2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı bu sentezin başlangıcı olabilir.
Ancak nihai başarı; kritik hesaplama ve veri altyapılarında ne kadar denetlenebilir kapasite kurulduğu, yerli girişimlerin ne kadarının ürününü küresel pazara taşıdığı ve bu büyümenin yurttaşların verisi, özgürlükleri ve hakları korunarak gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ölçülecek.
Çünkü önümüzdeki dönemin asıl sorusu yapay zekâyı kimin kullandığı değil.
Yapay zekâ çağında kimin kuralları koyduğu olacak...










