Av. Uzm. Arb. Ayşen Güzel Yazıları

Av. Uzm. Arb. Ayşen Güzel
Av. Uzm. Arb. Ayşen Güzel
Yazarın Profili
01.11.2026 21:09

Bir Çocuğu Mutlu Etmek ve Güvende Hissettirmek

Haber Detay Image

İlkokula giderken öğretmenlerimiz sıklıkla yaz tatilinde ne yaptığımızı bir kağıda yazmamızı ve sonra da bizden yazdıklarımızı okumamızı isterdi. Ben de içinde bulunulan o yaz tatilinin farklı olması için aileme yazın köye dedemlere gitmek ve köyde kalmak istediğimi söyledim. Dedemi de çok severdim. “Kızım sen orada yalnız kalamazsın.” denilmesine rağmen köye gitmek istedim. Neredeyse bir ay kalacakmış gibi o yeterlilikte eşyamı topladım. Daha az eşya almam gerektiği ve çok kalamayacağım söylense de ben çok sayıda eşyamı katlayıp bana verilen valize yerleştirdim. Günü gelip köye götürüldüğümde eşyalarım arabadan indirildi. Dedem beni gördüğüne çok sevindi ama benim mutluluğum kısa sürdü ve birkaç dakikayla sınırlı oldu. Arabamız evin önünden ayrılıp köşeyi döndüğü ve gözden kaybolduğu an ben ağlamaya başladım. Meğerse mutluluğum ailemin yanından ayrıldığı ana kadarmış. Elbette o dönemde cep telefonu kullanımı yaygın olmadığı için ailemi arayamadılar ve geri döndüremediler. Dedem ne kadar uğraşsa da bir türlü ağlamaktan vazgeçmedim. Sürekli ağladığım için benimle oynamaya çalıştı ama ben ağlamaya devam ettim. Hatta benim için evin önündeki ağaca çok güzel bir salıncak kurdu. Salıncakta sallandım. Dedemin amacı, benim orada bir gün bile kalamayacağımı anlamasına rağmen en azından ailem eve varıp ev telefonundan arandığında aramayı cevaplayana ve geri dönüp yanımıza gelene kadar bir saat olsun beni mutlu edebilmekti. Yaklaşıkolarak bir saat sonra ailem eve varmış olmalı ki, beni almaya gelecekleri söylendi. Ben köyde en az bir ay kalacağımı planlarken ailemden ayrı bir saat bile kalamadım. Hayat içerisinde yaşadığımız birçok anı ve küçük detay unutulsa da ben bu olayı ve o günü hiçbir zaman unutmadım. Özellikle dedemin benim için salıncak kurması, mutlu olmamı istemesi, onu daha çok sevmeme vesile olmuştu. Oysa benim dedem ilkokula bile gitmemişti. Ama küçük bir çocuğu mutlu etmesini çok iyi biliyordu. Ben dedemi her geçen gün daha çok seviyordum.

Aradan birkaç yıl geçti. Bir gün ve bir akşam sularında ailem bana köye gideceklerini ama beni götürmeyeceklerini, benim komşumuzun evinde kalacağımı söyledi. Komşumuzun da iki kız çocuğu vardı ve biz onlarla iyi anlaşırdık. Aslında biz hepimiz aynı mahallenin temiz çocuklarıydık. Bu defa yaşım biraz daha büyük olduğu için ağlamadım. Akşam oldu ve yemeğimizi komşumuzda yedik. Gece olunca beni almaya gelen olmadı. Komşumuz dedi ki, "Sen şimdi benim kızlarla birlikte uyu. Sabah olmadan ailen gelir ve seni alır. Onlar gelince ben seni uyandırırım." Ben de "Tamam." dedim ve uyudum. Komşunun iki kızıyla bana bir yer yatağı yapıldı ve üçümüz yan yana uyuduk. Gecenin bir yarısı olduğunda bizim uyuduğumuz kapının açıldığını hissettim ve gözlerimi açıp başımı yorganın altından kaldırdım. Koridordan bir ışık sızdı ve kapıdaki kişinin kızların babası olduğunu gördüm. Ama beni görür görmez kapıyı kapatıp gitti. Ertesi gün ailem beni aldı ve köye götürdü. Meğerse bir gün önce benim o çok sevdiğim ve bana salıncak kuran dedem vefat etmiş. Üzülmemem ve cenaze evde olduğundan korkmamam için beni o gece köye götürmemişler. Yine sonrasında öğrendim ki iki kız çocuğunun babaları olan komşumuz, benim o gece orada kalacağımı bilmediği için eve geldiğinde kızlarını görmek amacıyla kapıyı açmış ama alkollü olması ve bundan dolayı kendisinden korkacak olmam sebebiyle beni görünce içeriye girmemiş.

O günlerden bugünlere dönüp bakıldığında toplumda çocuklar için neredeyse hiçbir güvenli alanın kalmadığını ve çocukları mutlu eden kişi sayısının yok denecek kadar azaldığını görüyoruz. Belki de bizler şimdiki çocuklardan daha şanslıydık. En azından sokaklarda istediğimiz kadar oynayabiliyorduk. Rahatlıkla bir komşumuzun evine girip çıkabiliyor ve birbirimize misafir olabiliyorduk. Çocuklarımızı komşularımıza emanet edebiliyorduk.

O günlerden, şimdilerde sokaklarda dilenen anne babanın yanında çocuğun da dilendirildiği ve mağdur edildiği günlere evrildik. Bundan yaklaşık olarak 4-5 sene önce bir gün ikametime yakın bir yerde alışveriş merkezine doğru yürürken parkın yanında kaldırımda oturmuş halde küçük bir erkek çocuğu gördüm. Yerde oturmuş halde su ve mendil satıyordu. Herkes alışılmış ve normal bir durummuş gibi onu fark etmeden geçip gidiyordu. Çocuğun kaşları çatıktı. Çocuk çok öfkeliydi. Zira kimse onun farkında bile değildi. Sonraki geçişlerimde de aynı öfkeyi gördüm. Aslında onun kızgınlığının insanlara ve hayata karşı olduğunu anladım. Bir gün yanına yaklaştım. Yere doğru eğildim ve adını sordum. Bana adını söyledi ama yine çok öfkeliydi ve kaşları çatıktı. Sanki yeni bir soru daha sorsam bana kızacakmış gibiydi. Ama ben yeniden soru sormaya devam ettim ve bu defa yaşını sordum. Beş yaşında olduğunu söyledi. Birkaç kez daha aynı ana caddeden geçtiğimde yeniden konuştuk ve artık bana olan bakışları değişmişti. Beni gördüğünde o çatık kaşın yerini gülümseme almıştı. Uzun zaman sonraki ilk görüşümde hemen beni tanıdı ve "Sen o ablasın." dedi. Aradan uzunca bir müddet geçtiği için nasıl hatırladığını sorduğumda "Gözlerinden tanıdım abla." dedi. Aslında onun sadece yaşı küçüktü. Hafızası güçlü ve hayal dünyası çok büyüktü. Yalnızca hayata tutunacak hiçbir dalı yoktu. Çaresizdi. Hayat ona başka bir seçenek sunmamıştı. Bu yüzden de insanlara ve hayata karşı öfkeliydi. Zira kimse onu fark etmiyordu. Gün içerisinde belki o ana caddeden yüzlerce, hatta binlerce kişi geçiyordu. Ama kimse onu anlayamıyordu ve fark edemiyordu. Belki de onu ilk kez ben fark etmiş olmalıyım ki biz arkadaş olduk. Her geçişimde ona selam verdim ve onunla konuştum. Öğrendim ki babası ceza infaz kurumunda hükümlü. Onun durumuna çok üzüldüm. O küçük arkadaşım "İşler kötü abla." "Allah bereket versin abla." şeklinde cümleler kuruyordu. O küçük çocuk aslında boyundan büyük cümleler sarf ediyordu. Sırtındaki yük kendi kilosundan çok daha ağırdı. Annesinin bile taşıyamayıp onun sırtına sardığı yükler onu yıldırmamıştı.

Aradan uzun bir müddet geçti. Ben artık onu göremiyordum ve merak etmeye başlamıştım. Gözlerim o kaldırım taşlarında onu arıyordu. Bir gün yine onu gördüm. Hemen arkasından seslendim ve adıyla hitap ettim. Döndü ve koşarak yanıma geldi. Annesi ve diğer kardeşi de vardı. Nasıl olduğunu sordum ve onu göremediğimi, bunun sebebinin ne olduğunu öğrenmek istediğimi söyledim. Bana okula başladığını söyledi. Okul hayatının nasıl gittiğini sorduğunda bir şey söyleyemeden boynunu büktü. Annesi, okulda benim küçük arkadaşımla alay edildiğini söyledi. Ben de "Hayırdır? Ne oldu?" dedim. Aldığım cevapla o küçük çocuğun ilkokul birinci sınıfa başladığını, okul çantası ve beslenme çantası olmadığı için okula poşetle gittiğini ve sınıftaki diğer çocukların onunla alay ettiğini öğrendim. O an tıpkı o küçük çocuğu ilk gördüğümde öfkeli olduğu gibi ben de öfkelendim. Hiçbir şey diyemedim. Yalnızca şu cümleyi kurabildim: "Yarın beni aynı saatte burada bekleyin." Hemen yol güzergahında hızlıca yürümeye devam ettim ve henüz kapanmadığı için birkaç alışveriş merkezine baktım. Ertesi gün de çok güzel bir okul sırt çantası ve beslenme çantası satın aldım. Beslenme çantasının içerisine yine alışveriş merkezinden aldığım meyve suyunu, tatlı ve tuzlu bisküvileri paket halinde kapalı olarak koydum. Benzer şekilde okul çantasının içerisine defter, not defteri, kurşun kalem, tükenmez kalem, keçeli kalem, silgi, kalemtıraş gibi çok sayıda okul gereci yerleştirdim. Hatta okulda yalnız olduğunu düşünmesinler ve onu ezmesinler diye baroların her yıl avukatlara dağıttığı ajandalardan hiç kullanmadığım birini çantanın ön gözüne bıraktım. Baro ajandasının ilk sayfasına da avukat kartvizitimi düşmesin diye zımbaladım. Bunları kimin aldığını soran olursa da "Avukat ablam hediye etti." demesini istedim.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra aynı çocuğu yeniden gördüm ve annesi tarafından kışın soğuğunda su ve mendil sattırılmaya devam edildiğini fark ettim. Ayazda üşümemesi için hemen eldiven ve yepyeni bir spor ayakkabısı hediye ettim. Tüm bunların dışında spor çantası da hediye etmiştim ki annesinin, çocuğun elinden spor çantasını alıp kendisinin kullandığını görünce, annesini o spor çantasını çocuğa teslim etmesi konusunda ilk ve son kez uyardım ve onu kendisine değil çocuğa hediye ettiğimi söyledim. Annesi de spor çantasını çocuğa verdi ama sonraki zamanlarda hiçbir zaman çocukta hediye ettiğim eldiveni ve spor ayakkabısını göremedim. Bir gün çocuğa eldiveni neden kullanmadığını sorduğumda annesinin izin vermediğini söyledi. Bir başka zaman da çocuğa ayakkabıyı neden giymediğini sorunca ayakkabısının kirlendiğini ve annesinin yıkamak istediğini kendisinden işittim. Elbette işin gerçeği bu kadar masum değildi. Annesi çocuğa toplum tarafından acınması ve daha fazla para verilmesi için benim o küçük çocuğa aldığım ve hediye ettiğim eldivenleri ve spor ayakkabılarını giydirmemekte ve çantayı da kendisi kullanmaktaydı. Bir başka gün de çocuk okulda herkesin boyasının ve boya defterinin olduğunu, kendisinde bunların olmadığını söylediğinde çocuğa kutu halinde bir düzine kuru boya ve birden fazla boyama kitabı satın alıp hediye ettim.

Ama nafile. Baktım ki bu iş olacak gibi değil. Artık bir CİMER başvurusu yaparak devletin bu çocuğu koruması altına alması için şikayet ve talepte bulundum. Başvuruya çocuğun adını, okuduğu okulu ve dilendirildiği/satış yaptırıldığı yeri de yazarak “Onu kurtarın.” şeklinde bir yardım çığlığı attım. O günden bu yana o küçük çocuğu bir daha hiç göremedim. Bu konudaki şikayetim CİMER başvurularım arasında yer almaktadır. Umarım devlet o çocuğu koruması altına almıştır.

Unutmayalım ki her çocuk mutlu olmayı ve güvende hissettirilmeyi hak eder. Zira çocuklar tüm bunlara layıktır.

LL.M. Av. Uzm. Arb. AYŞEN GÜZEL

Yazarın Yazıları