Hak arama hürriyeti, gerçek manada bir özgürlüğü ve serbestiyi ifade etmektedir. Şöyle ki hak, bazı kaynaklarda “Adaletin, hukukun gerektirdiği veya birine ayırdığı şey, kazanç.”, diğer bazı kaynaklarda “Hukuk düzeni tarafından şahıslara tanınmış olan yetkilerdir.”ve iki tanımı da kapsar nitelikte “Adaletin, hukukun veya toplumsal düzenin bireylere tanıdığı yetki, kazanç ve ayrıcalıklardır.”şeklinde tanımlanmaktadır. Tanımlamalardan da anlaşıldığı üzere aslında hak, kişinin kullanıp kullanmama yetkisine sahip olduğu ve yetki sahibi kişiye tanınan birtakım ayrıcalıkları içermektedir. Kişi bu hakkı kullanıp kullanmama yetkisine sahip olduğu için bu kavram hürriyet kavramıyla birlikte kullanılmakta ve beraberinde özgürlüğü ve serbestiyi getirmektedir.
Nasıl ki kişi evindeki bir eşyasını kullanıp kullanmama hakkına sahipse ve kullanmadığında kimse ondan hesap sormuyor, kullandığında da kimse bu kullanıma engel olmuyorsa; bir hakkın ileri sürülmesi, hakkın dava veya icra yoluyla ya da diğer meşru yollarla hukuki süreçte talep ve takip edilmesi ve yerine göre hukuki sürecin devamında bu hak arayışından vazgeçilmesi, hak aramanın kural olarak kişinin özgürlük ve serbesti alanına dâhil olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden hakkın aranması, kişiye tanınan bir hürriyet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu durum, bir serbestiyi ve hak sahibine tanınan irade ve kararı ortaya koyduğu gibi, hak sahibinin hakkını aramasının önüne geçilemeyeceği anlamına da gelmektedir. Bir diğer ifadeyle hak arama hürriyetinde karşımıza çıkan hürriyet yalnızca hak sahibi yönünden olup, bu hak arayışına diğer kişilerin karşı koymaları ve engel olmaları kural olarak mümkün değildir. Ancak bazı hâllerde bu hakkın kullanımının önüne geçilmesi mümkün ve doğru olduğu gibi, bazı hâllerde de ne yazık ki hakkın kullanımına haksız şekilde engel olunmaktadır. Başka anlatımla bu engel bazı durumlarda hukuka uygun, bazen hukuka aykırı ve sıklıkla hak ihlali olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu engellemeler bazen doğrudan, bazen de dolaylı olmakta; çoğu hâlde kamu görevlilerinin ve devletin sorumluluğunu doğurmaktadır.
HAK ARAMA HÜRRİYETİ HAK İDDİASININ YANI SIRA VAZGEÇMEYİ DE KAPSAR
Hak arama hürriyeti, hak iddiasının yanı sıra hak arayışından vazgeçmeyi de kapsamaktadır. Kural bu olmakla birlikte, re’sen takibi gereken suçlarla kamu düzenine ilişkin davalarda ihbardan, şikâyetten, davaya katılma talebinden ve davadan feragat edilmesi, hukuki süreci kendiliğinden sona erdirmemektedir.
Hak arama hürriyetinin gerçek anlamda tanınması ve etkili şekilde uygulama alanı bulması için yazılı metinlerde kabul edilmesi ve bağlayıcı olması önem arz etmektedir. Türk hukuk sistemine bakıldığında, bu hakka mevzuat sistemiyle yer verildiği görülmektedir. 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde “Hak arama hürriyeti”başlığı ile herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu ve hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı belirtilmektedir.
Anayasal hükümde de yer aldığı üzere herkesin meşru yollara başvurmak suretiyle davacı veya davalı olabilmesi, bir başka anlatımla dava açabilmesi, iddia ve savunmalarını ileri sürebilmesi ve adil yargılanma hakkına sahip olması, ileri sürülmek istenen ve talep edilen diğer ilgili hakkın aranmasına kapı aralamakta ve kişilerin hak arayışlarına hukuki zemin hazırlamaktadır. Hükümde açıkça hak arama hürriyetinin olduğu belirtilmemişse de hükmün içeriğinden bu hakkın tanındığı anlaşılmaktadır.
ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE HAK ARAMA HÜRRİYETİ
Ayrıca 1982 Anayasası’nın 90. maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmektedir.
Bu yüzden ülkemiz hukuk sisteminde hak arama hürriyetinin kabul edilip edilmediğinin tespiti ve değerlendirilmesinde anayasal hükümlerin yanı sıra milletlerarası anlaşmaların da dikkate alınması gerekmektedir. Ülkemizin de tarafı olduğu ve imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “Adil yargılanma hakkı”başlıklı 6. maddesiyle önemli hükümlere yer verilmekte ve herkesin davasının; medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahip olduğu kabul edilmektedir.
Benzer şekilde “Etkili başvuru hakkı”başlıklı 13. madde hükmüyle AİHS’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin, söz konusu ihlal resmî bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahip olduğu ifade edilmektedir.
Görüldüğü üzere kişilerin gerek hukuk gerekse ceza uyuşmazlıklarında taraf olmaları hâlinde bağımsız ve tarafsız mahkeme talep hakları, adil yargılanmayı isteme hakları ve davalarının makul sürede görülmesini isteme haklarının kaynağı ve hukuki temeli uluslararası sözleşme hükümlerine dayanmaktadır.
Hâkimlerin bağımsız olmaları; herhangi bir kişi ya da gruba bağlı ve bağımlı olmamaları, kararlarını özgürce ve hür iradeyle hukuka ve vicdanlarına uygun şekilde verebilmeleri; tarafsız olmaları ise davaların taraflarının kimlik, meslek, statü, gelir, kazanç, din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ve benzeri sübjektif özelliklerinden etkilenmeden yalnızca dosyaya, delillere ve somut uyuşmazlığa bağlı olarak karar vermeleri anlamına gelmektedir.
Kişilerin somut uyuşmazlıklarının tarafsız ve bağımsız mahkemeler önünde çözümlenmesini istemeleri, bu maksatla hukuk davası açılması, davaya cevap verilmesi, hatta bazı davalarda davaya cevap dilekçesi içerisinde taleplerin ileri sürülmesi (örneğin çocuk için tedbir nafakası talep edilmesi), bazı hâllerde de karşı dava açılması (örneğin karşı dava ile davalı/karşı davacının boşanma davası açması), delillerin ileri sürülmesi, delillerin toplanmasının istenmesi, ceza uyuşmazlıklarında şikâyet hakkının kullanılması (örneğin müştekinin şikâyet dilekçesi sunması), şüpheli ve sanığın savunma ve adil yargılanma haklarının varlığı gibi birçok husus aslında doğrudan hak arama hürriyetine işaret etmektedir.
Tüm bunların yanı sıra AİHS’de yer aldığı üzere hak ve özgürlüklerin ihlaliyle bu ihlale resmî hizmet ifasıyla görevli kişilerin sebebiyet vermesi hâlinde ve bunun dışındaki diğer durumlarda kişiler, ulusal merci önünde hakkının ihlal edildiğini ileri sürme ve bu yönde başvuru yapma hakkına sahip olduğundan, bu düzenleme de doğrudan hak arama hürriyeti kapsamına girmektedir.
Örneğin kolluk tarafından darp edilen bir kişi, savcılığa suç duyurusunda bulunma; idari yönden soruşturma işlemlerinin yapılması amacıyla, ihlali yapan kişi polisse İçişleri Bakanlığına ve Emniyet Genel Müdürlüğüne, jandarma görevlisiyse yine İçişleri Bakanlığına ve bu defa Jandarma Genel Komutanlığına başvurma hakkına sahiptir. Hatta bu hâlde kişi tazminat dahi talep edebilir. Bu tazminat, idareye atfedilir bir kusurun (hizmet kusurunun) olması hâlinde idari yargıda tam yargı davası şeklinde görülmektedir. Ancak kişisel kusur hâlinde, kişinin doğrudan kendisine karşı tazminat davası açılması mümkündür. Bunun için somut uyuşmazlığın irdelenmesi ve tüm somut özellikleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir.
HAK ARAMA HÜRRİYETİNİN HUKUK MUHAKEMELERİNDEKİ GÖRÜNÜMÜ
Görüldüğü gibi hak arama hürriyeti doğrudan uluslararası sözleşme hükümleriyle tanındığından ve AİHS ülkemizce de kabul edildiğinden mevzuatımızın bir parçasını ve bağlayıcı hükmünü oluşturmaktadır. Sözleşme hükümlerinin yanı sıra anayasal hükümler de dikkate alındığında Türk hukuk sisteminde hak arama hürriyetinin açıkça kabul edildiği ve mevzuat hükümleriyle düzenlendiği açıktır.
Belirtilen hükümler dışında, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 27. maddesinde yer alan ve davanın taraflarının, müdahillerinin ve yargılamanın diğer ilgililerinin, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları; bu hakkın, yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiğine dair hüküm; HMK’nin 30. maddesinde yer alan ve hâkimin, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlü olduğuna dair hüküm; Kanun’un 71. maddesinde yer aldığı üzere dava ehliyeti bulunan herkesin, davasını kendisi veya tayin ettiği vekil aracılığıyla açabileceği ve takip edebileceği hükmü; HMK’nin 334. maddesinde yer alan ve kendisinin ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimselerin, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabileceklerine dair hüküm, hak arama hürriyetinin uzantıları ve bu hakkın kullanımının özel görünümleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu kapsama davanın açılmasına (HMK m. 118), davaya cevap verilmesine (HMK m. 126), davanın ihbarına (HMK m. 61), asli müdahaleye (HMK m. 65) ve feri müdahaleye (HMK m. 66) ilişkin hükümlerin de ilave edilmesi gereklidir.
CEZA HUKUKUNDA HAK ARAMA HÜRRİYETİ
Hak arama hürriyetinin Ceza Hukukundaki görünüm ve uzantıları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 26/1. maddesi hükmüyle düzenlenen ve hakkını kullanan kimseye ceza verilmeyeceğine ilişkin yasal düzenleme ile şikâyet ve savunma haklarının kullanımına ilişkin hükümlerdir.
Aslında hak arama, ileri sürülmek ve kullanılmak istenen haktan bağımsız bir diğer hakka ve hürriyete ilişkin olduğundan ve hakkın kullanımından ötürü kimsenin cezalandırılması mümkün olmadığından, hak arama hürriyetinin kullanılması sebebiyle de kimsenin cezalandırılmayacağı ortadadır. Bu hâlde hak arama, kişinin özgürlük alanına, karar mekanizmasına ve özgür iradesine tabidir.
Hak arama hürriyeti yalnızca şikâyet hakkını değil, bunun yanında savunma hakkını da içerdiğinden susma hakkı dahi hak arama hürriyetinin serbestisine ve kişinin özgür iradesi kapsamına girmektedir. Zira zorla, baskıyla ya da korku salarak konuşturulmak, özgürlük alanına yapılan en ağır ve hukuksuz müdahalelerden birini oluşturmaktadır. Gerçekten de bazen konuşmak, bazense susmak en temel haklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Susmanın gerekli olduğu durumlarda bu hakkın kullanımının engellenmesi, iradeyi ve ifadeyi sakatlayan hâller arasında yer almaktadır.
Benzer şekilde vekille temsilin düzenlendiği, zorunlu vekil ve müdafilik sistemine yer verildiği tüm hâller de aslında hak arama hürriyetine işaret etmektedir. Zira bazı hâllerde kişi hakkını aramak istese de bu hakkı arayacak güce sahip olmayabilir. Bu güç her zaman maddi güçle ilişkilendirilemez. Kişilerin haklarını aramalarında bazen maddi imkânsızlıklar, bazen de diğer özel durumlar güçlük olarak karşımıza çıkabilir.
Örneğin kişinin yatağa bağımlı hâlde yaşaması, çok yaşlı olması veya engel durumu sebebiyle adliyeye gidememesi, yaşının küçüklüğü ve benzer sebeplerle hakkını kullanma imkânına sahip olmaması, hatta kişinin temyiz kudretine sahip olmaması, hukuki bilgisinin bulunmaması, gözaltında, gözlem altında, ceza infaz kurumunda tutuklu veya konuyla bağlantılı veya başka suçtan hükümlü olması, hastanede tedavi görmesi, hatta yoğun bakımda olması, bilinç kaybı yaşıyor olması, akıl hastanesinde bulunması ve tüm bunlara benzer birçok durumda avukatla temsilin yeri son derece önemli, hatta doğrudan gerekli, bazen de zorunludur.
Zaten bu sebeple zorunlu olarak avukat atamaları yapılmaktadır. Aksi hâlde beş yaşındaki bir çocuk, kendisine karşı işlenen suçla ilgili olarak yasal haklarını kullanamayacaktır. Her durumda çocuğun ana babasının sağ ve sağlıklı olduğu düşünülemez. Hatta birçok durumda suçun faili, yaşı küçük çocuğun ana ve/veya babası olabilmektedir. Tüm bunlar da dikkate alındığında avukatla temsilin önemi ortadadır.
Benzer şekilde gözaltındaki şüpheli, delillerini fiziki ortamda dosyasına sunamayacaktır. Oysa delillerini avukatının sunmasını isteyebilir. Örneğin tutuklanması istemiyle sorgu hâkimliğine sevk olunan ve nezarethanede olan şüpheli, avukatından ailesindeki bir sağlık raporunu teslim alarak dosyasına sunmasını isteyebilir.
Benzer şekilde atılı suçu işlememiş olan şüpheli, gözaltında olduğu süreçte avukattan kamera kayıtlarının silinmeden alınmasını talep etmesini ya da savunmasında yarar olduğunu düşündüğü kamera kayıtlarını avukatının izlemesini ve ilgili önemli delil ve kayıtların savunmasına dâhil edilmesini isteyebilir.
HAK ARAMA HÜRRİYETİNİN KÖTÜYE KULLANILMASI
Hak arama hürriyetinin ne denli önemli olduğu izahtan varestedir. Ancak bu hakkın kullanılmasının uygun görülmediği ve kullanımının engellendiği hâller de mevcuttur. Bunlardan ilki, hukuka uygun bir sınırlama olup hakkın kullanımı hukuk düzenince hoş karşılanmamakta ve hukuka aykırılık teşkil etmektedir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesinde düzenlendiği üzere herkesin, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu ve bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağına dair yasal düzenlemeler, aslında hakkın varlığını kabul etmekte ancak kullanımını hukuka uygun bulmamaktadır. Zira bu hâlde hak sahibi iyi niyetli görülmemektedir.
Örneğin avukatla temsil hakkının kötüye kullanılmasında olduğu gibi. Zira bazı hâllerde kişilerin dava ve şikâyet haklarını kötüye kullanarak bir başka kişiye iftira attıkları ve yalnızca karşı vekâlet ücreti amacıyla dosyalara vekâletname sunulduğu, hatta bazı durumlarda hukuki destek amacıyla değil, yalnızca karşı vekâlet ücreti alabilmek için avukat tayin edildiği görülmektedir.
Tıpkı açılan hukuk davasından feragat edilmesi hâlinde, feragat dilekçesini gören davalının hemen bir avukata vekâletname vermesi ve davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmesinden kısa süre önce ve aynı gün içerisinde dosyaya davalı vekili olarak vekâletname sunulmasında olduğu gibi.
Bu gibi durumlarda aslında karşı vekâlet ücretine hükmolunmaması gerekmektedir. Zira tasarrufu kişiye bağlı olan davadan feragat, davayı sona erdirmektedir. Bu aşamadan sonra davalının kendisini vekille temsil ettirmesinde hukuki yararının olmadığı düşünülmektedir. Aksi durumun varlığı hâlinde bunun ilgili tarafça açıklanması gereklidir.
Yoksa elbette avukatın süreçteki emeği ve çabası göz ardı edilemez. Ancak karşı vekâlet ücretinin anlamı ve önemi, Yargıtay kararlarında da ifade edildiği üzere avukatın emek, gayret ve başarısını ödüllendirmek ve işin takibinde avukatın çabasını süreç sonuna kadar devam ettirmiş olmasıdır. Oysa verilen örnekte süreç neredeyse bitmek üzeredir ve davanın feragat nedeniyle reddine karar verilmesi an meselesidir. Bu aşamadan sonra feragat eden davacının karşı vekâlet ücretiyle karşılaşmaması gerekmektedir.
Bunun dışında ve özellikle bazı davalarda karı-koca avukatların veya aynı hukuk bürosunda çalışan ortakların birbirlerinin dosyalarına yalnızca karşı vekâlet ücreti alabilmek amacıyla vekâletname sundukları da bilinmektedir. Burada vekille temsil hakkının kötüye kullanılıp kullanılmadığı her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Örneğin avukatın tutuklanması hâlinde elbette bir başka meslektaşı (bu kişi eşi, çocuğu veya iş ortağı olabilir) savunması üstlenebilir. Bir kişi yalnızca mesleği avukatlık olduğu için vekille temsil hakkından mahrum bırakılamaz. Zira birçok hâlde gerçekten de avukatın tarafı ve avukatı olduğu dosyalardaki hak ve yetkileri ile imkânları birbirinden farklılık arz etmektedir. Bu hâlde avukatın da kendisine bir vekil tayin etmesi gerekebilir.
Örneğin icra takibi başlatılırken UYAP Avukat Portal ile UYAP Vatandaş Portal arasındaki farklılıklar, icra takibinin UYAP Vatandaş Portal üzerinden açılamaması, oysa vekilin icra takibini UYAP Avukat Portal üzerinden açabilmesi, e-Duruşma imkânının yalnızca avukatlar için tanınması, avukatın tarafı olduğu dosyalarda bu imkândan mahrum olması, bazı dosya içeriklerine avukatların ulaşmasına rağmen tarafların ulaşamamaları, özellikle savcılık dosyalarını tarafların UYAP üzerinden görememeleri, oysa avukatların soruşturma dosyalarını inceleme izni istemelerinin ve bu yolla dosya içeriğini görebilmelerinin mümkün olması, cinsel suç dosyalarında tarafların bu dosyaları kovuşturma aşamasında bile UYAP üzerinden görememelerine rağmen avukatların dosyaya ulaşabilmeleri ve UYAP Avukat Portal üzerinden dosyayı ve içeriğini görebilmeleri ile buna benzer birçok husus dikkate alındığında, avukatın tarafı olduğu dosyalarda vekille temsilde kural olarak hukuki yararı bulunmaktadır.
Ancak davanın başı veya ortaları yerine karara çıkacağı celsede ve özellikle savcının esas hakkındaki mütalaasında yazılı beraat isteminin öğrenilmesi üzerine dosyaya vekâletname sunulması, dosyadaki feragat veya kabul dilekçesinin görülmesi üzerine davanın bu yönde karara çıkacağı sabitken karardan önce dosyaya gereksiz şekilde ve yalnızca karşı vekâlet ücreti amacıyla vekâletname sunulması, karı-koca ya da ortak olan avukatların tarafı ve vekili oldukları dosyalarda yalnızca karşı vekâlet ücreti amacıyla hareket ettikleri durumlarda iftira, suç uydurma, delil yok etme, delil karartma, yalancı tanık bulma, tanıklara ifade ve beyan öğretme gibi hukuksuz, usulsüz ve hileli yollara başvurmaları ve bu hileli yolların açıkça anlaşılır olması hâlinde hak arama hürriyetinin kötüye kullanıldığı kabul edilmelidir.
Elbette tüm bunları ortaya koyacak nitelikte sağlıklı bir yargı, bağımsız ve tarafsız hâkimler, etkin ve etkili soruşturma yapan savcılar gereklidir.
İTİRAZ HAKKININ KÖTÜYE KULLANILMASI
Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 166/1. maddesinde, evlilik birliğinin, ortak hayatın sürdürülmesi kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olması hâlinde eşlerden her birinin boşanma davası açabileceği, ancak davacının kusuru daha ağır ise davalının açılan davaya itiraz hakkı olduğu belirtilmektedir.
Bunun yanı sıra bu itiraz, hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise ve evlilik birliğinin devamında davalı ve çocuklar bakımından korunmaya değer bir yarar kalmamışsa boşanmaya karar verilebilmesi de mümkün olmaktadır. Görüldüğü üzere itiraz hakkının kötüye kullanılmasının hukuki sonucu, itirazın etkisinin olmaması ve hak sahibi lehine sonuç doğurmaması ihtimali olarak karşımıza çıkmaktadır.
HMK’nin 329. maddesinin ilk fıkrasıyla kötü niyetli davalının veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan tarafın, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamını veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebileceği; vekâlet ücretinin miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu miktarın doğrudan mahkemece takdir olunacağı düzenlenmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasıyla da kötü niyet sahibi davalının veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan tarafın, bundan başka beş yüz Türk lirasından beş bin Türk lirasına kadar disiplin para cezasıyla mahkûm edilebileceği, bu hâllere vekil sebebiyet vermiş ise disiplin para cezasının vekil hakkında uygulanacağı belirtilmektedir.
YARGISAL UYGULAMALARIN HAK ARAMA HÜRRİYETİNE ETKİSİ
Hak arayışında kötü niyetin görüldüğü durumların yanı sıra hak arayışının gerekli ve yerine göre kişi bakımından yararlı, hatta zorunlu olmasına, bir diğer ifadeyle kişinin kendisini hukuki süreç başlatmakta zorunlu hissetmesine rağmen (örneğin haksız yere başlatılan icra takibine itiraz ederek takibin durdurulmasında olduğu gibi), yargısal mekanizmanın sağlıklı işlememesi, kişinin ifadesinin düzgün alınmaması, davaların yıllarca sürmesi, hâkimin tarafsız olmaması, savcının etkin soruşturma yapma yükümlülüğünü ihlal etmesi, soruşturma dosyalarında şikâyet olunan kolluk personelleri aleyhindeki delillerin toplanmaması, sıklıkla karşılaşıldığı üzere (karakol dâhil tüm emniyet birimlerinde ve jandarmada) kollukta kamera kayıtlarının olmadığının beyan edilmesi ve delillerin yok edilmiş olması, ocak ayında açılan davanın ilk duruşmasının adli tatilden sonrası eylül ayına verilmesi, eylül ayındaki duruşmanın bir sonraki yılın mart ayına ertelenmesi, davacı tarafça dosyasına çok sayıda tanık bildirilmişken davacıya tanık listesinin içerisinden yalnızca iki tanığın seçilmesi için kesin süre verilmesi ve diğer tanıkların (örneğin beş tanıktan üçünün) dinlenmemesine karar verilmesi ve sonrasında kararın, dinlenen tanık sayısının az ve tanık beyanları dâhil mevcut delillerin yetersiz oluşu sebep ve gerekçesiyle bozulması, gerekli olmasına ve açık taleplere rağmen hâkimin keşfe gitmemekte direnmesi, sanığın beyanlarının tümünün zapta geçirilmediği yönündeki iddiası karşısında duruşmada SEGBİS kaydı yapılması talebinin varlığına rağmen mahkemenin savunmaları SEGBİS ile kayda almaması, mağdurun adli görüşme odasında (AGO) dinlenme isteğinin keyfî şekilde kabul edilmemesi ve yalnızca bu talebi sebebiyle müştekiye kızılarak müşteki kadın hiç dinlenmeden karar verilmesi, sanık savunmalarının çoğunun zapta geçirilmemesi, bu hâlde çelişkili durumların tespit edilmemesi, tutanakta yer almaması, bundan ötürü sanığın beraat etse bile iftira, suç uydurma ve yalan tanıklık suçlarından ötürü suç duyurusunda bulunma imkânının kalmaması, yargısal süreçte (soruşturma aşamasında) teşhis ve (kovuşturma aşamasında) karşılaştırma işlemlerinin yapılmaması, duruşmaya getirilen tanıkla kamera görüntülerinde ve resimlerde yer alan kişinin birbirinden farklı kişiler olması ve bu durumun mahkemeye bildirilmesine rağmen duruşmada hazır olan ancak olay yerinde olmayan kişiyle olay yerinde ve kamera açısında olan kişinin yan yana getirilmemesi ve karşılaştırmanın yapılmaması, müşteki hakkında iftira ve suç uydurma, duruşmaya getirilen kişi hakkında yalancı tanıklıktan ötürü işlem başlatılması için savcılığa ihbarda bulunulmaması, hukuk davalarında arazi keşfinde hâkimin araçtan inmemesi ve keşif mahalline gitse de uyuşmazlık konusu yeri görmemesi, araziyi gezmemesi, tarafları ve tanıkları arazi başında dinlememesi, duruşmalarda davacı ve davalı vekillerinin, müşteki vekilinin ve sanık müdafiinin beyanlarının sorulmaması, beyanların ve taleplerin tutanağa yazılmaması, vekil ve müdafilerin sözlerinin gereksiz şekilde kesilmesi, beyan kısımlarında öncesinden hazır metinlere ve şablonlara yer verilmesi, avukatın söylememesine rağmen “Matbu şablonu değiştiremem.”denilmesi ve söylenmeyen sözlerin tutanağa öncesinden yazılması, avukatın asıl beyanlarının yazılmaması, bu hâliyle içeriği sahte evrak düzenlenmesi, duruşmaların ve özellikle başta tutuklama olmak üzere ağır tedbirlere karar verilen sorgu hâkimliklerinde tutanakların şablonlar üzerinden ilerlemesi ve bunlara benzer hukuka aykırılıklar, hak arama hürriyetini gölgelemekte, hakkın kullanımına zarar vermekte, hakkın kullanımını bazı hâllerde doğrudan, bazı hâllerde ise dolaylı şekilde engellemektedir.
Tüm bu hâllerde ileri sürülen, aranmak ve kullanılmak istenen hak yalnızca kâğıt üzerinde kalmakta ve kullanılamamaktadır. Örneğin sanığın sözünün kesilmesi ve konuşmasına izin verilmemesi savunma hakkını kısıtlama olduğu gibi, şikâyetçinin ifadesi bile alınmadan, deliller toplanmadan ve alınan beyanlarla dosyada yer alan deliller sağlıklı şekilde değerlendirilmeden taraflı şekilde karar verilmesi, hak arama hürriyetine ve hakkın kullanımına gölge düşürmekte ve hak arama hürriyetinin anlamını yitirmesine yol açmaktadır.
HARÇ VE MASRAFLAR HAK ARAMA HÜRRİYETİNİ ENGELLEMEMELİDİR
Hak arama hürriyetinin önündeki en büyük engellerden biri de hiç şüphesiz yargılama harç, masraf ve giderlerinin yüksek oluşudur. Özellikle hukuk davaları açılırken ciddi anlamda yüksek harçlar ve gider avansları ödenmektedir. Gider avanslarının en baştan toplu şekilde yatırılması da tarafların dava açmalarına engel olmakta, bazı hâllerde dava açılmasını geciktirmektedir.
Örneğin harç ve masrafları o an için karşılama gücü olmayan bir kişi davasını açamamakta, belki de aylarca ertelemektedir. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruların ücretsiz olmaması ve herkesin karşılayamayacağı miktarda başvuru harcının yatırılmasının gerekli ve zorunlu olması da dikkate alındığında harç, masraf, gider ve delil avanslarının aslında hak arama hürriyetinin önünde büyük bir engel olduğu, bu hâliyle dava açma ve başvuru yapma hakları olan kişilerin bu haklarını kullanamadıkları görülmektedir.
Ülkemizde hak ihlallerinin sayı ve oran olarak yüksek olduğu bilinmekte ve çokça ihlal iddiaları ve yakınmaları olmaktadır. Aslında Anayasa Mahkemesine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular kadar, yapılmak istenip de yapılamayan başvurular da bulunmaktadır.
Dava ve başvuru harç, masraf ve giderleri sebebiyle açılmak istenip de açılmayan davaların, yapılmak istenip de yapılamayan başvuruların varlığı dikkate alındığında aslında hak arama hürriyetinin tam anlamıyla ve gerçek manada anlaşılamadığı ve çoğu zaman yazılı metinler üzerinde kaldığı görülmektedir.
Oysa olması gereken, hak arama hürriyetinin etkili şekilde tanınması ve harç ve masrafların yüksek olmamasıdır. Elbette kötü niyetle açılan davalar ve yapılan başvurular önlenmeli, kötü niyeti hukuk düzeni korumamalıdır. Kimse haksız yere iftira, suç uydurma ve yalancı tanıklık gibi yollara başvurarak hileli iş ve işlemlere girişmemeli, aksi hâlde bunu yapanlar cezalandırılmalıdır. Yargısal süreç içerisinde tüm bunları önleyici mekanizmalarla bunları gören ve ayırt edebilen yargı mensupları da olmalıdır.
Haksız yere kötü niyetle dava açılmamalıdır. Ancak kötü niyetli kişilerin varlığı, gerçekten mağdur olan ve hak sahibi olan iyi niyetli kişilerin hak arama süreçlerini baltalamamalı ve hukuki yolları tıkamamalıdır.
Bu yüzden dava ve başvuru süreçleri harç, masraf, gider ve delil avansı ödenmesine bağlı olan hukuki yollar bakımından yapılması gereken, bu ödemelerin azaltılması ve hak arama sürecini başlatmak isteyen kişilerin ödemesi gereken tutarların makul ve karşılanabilir olmasıdır.
Bilindiği üzere herkesin adli yardım müessesesinden faydalanması olanaksızdır. Asgari ücretle çalışan veya emekli olan bir kişi açacağı davada sıklıkla adli yardımdan yararlanamamakta ve mahkemece adli yardım talebi reddedilebilmektedir. Oysa aylık 25 bin TL emekli maaşı alan ve başka geliri olmayan, aynı zamanda kira, elektrik, su, telefon ve ısınma giderleri ödeyen bir emeklinin bir dava açarken 10 bin TL dava harcı ve masrafı ödemesi sıklıkla mümkün değildir.
Bu yüzden kişinin yalnızca aylık gelirinin veya maaşının olması, yüksek harç ve masraflara katlanma yükümlülüğü doğurmamalıdır. Ülkemizin ekonomik durumunun, kiraların yüksek oluşunun, hayat pahalılığının ve öngörülemezliğin de gözden uzak tutulmaması zorunludur.
Bu yüzden Anayasada sayılan temel hak ve hürriyetlerin ihlali hâlinde ödenmesi gereken başvuru harcının yüksek olduğu değerlendirilmektedir. Açıklanan sebeplerden ötürü dava harç ve masraflarının hak arama hürriyetinin özüne zarar vermemesi, hakkın kullanımını engellememesi, harç ve masrafların yüksek oluşu sebebiyle hak arama hürriyetinin kullanılamaması gibi olumsuzlukların önüne geçilmesi ve bu tür olumsuzluklara etkili şekilde çözüm bulunması gereklidir.
SONUÇ: HAK ARAMA HÜRRİYETİ KÂĞIT ÜZERİNDE KALMAMALI
Unutulmamalıdır ki hakkın varlığı kadar kullanılması ve ileri sürülmesi de önemlidir. Hatta bazı hâllerde hak ancak dava yoluyla kullanılmaktadır. Örneğin inşai davalarda durum bu şekildedir. Bu yüzden kullanılması fiilen mümkün olmayan, doğrudan veya harç ve masrafların yüksek oluşunda olduğu gibi dolaylı olarak engellenen dava hakkının yalnızca mevzuat hükümlerinde yazılı olması, hakkın özüne zarar vermekte, adaletin tecellisine mâni olmakta, sıklıkla da tecellisini geciktirmektedir.
Bu yöndeki çözüm önerimiz ise hak arama hürriyetinin varlığının yazılı metinlerle tanınması kadar bu hak arayışında usul ekonomisinin gözetilmesi, dava ve başvuru harç ve masraflarının azaltılması, herkesçe karşılanabilir hâle getirilmesi, iddet müddetinin kaldırılmasında olduğu gibi çekişmeli olmayan ve özellikle kadının evlendikten sonra yalnızca kendi soyadını kullanabilmesi maksadıyla açacağı davalar ile benzer diğer dava ve başvurularda harç ve gider avanslarının kaldırılması, takipsizlik kararlarına itiraz hâlinde itiraz masraflarının itiraz edenden tahsil edileceği şeklindeki uygulamanın dayanağı olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 330/1. maddesinin 1. cümlesine “KYOK itirazları hariç”ibaresinin eklenmesi, Anayasa Mahkemesine yapılan başvuruların harç ödenmeksizin veya sembolik ve düşük harçlarla yapılabilmesi gerekmektedir.
Zira adalet, dava ve başvuru sayılarının harç ve masrafların yüksek olması yüzünden ve başvuru yapılamadığından dolayı azalmasıyla değil; davaların ve başvuruların etkin ve etkili şekilde, hızlı, aksi durumda dahi makul, mazur görülür ve öngörülebilir sürede; hak arama hürriyetiyle bu hakkın uzantıları olan hukuki dinlenilme, meramını anlatma, kendini ifade etme, savunma, delil sunma ve delillerin toplanmasını isteme, vekille temsil edilme, davanın tarafsız ve bağımsız yargıç önünde görülmesini isteme, etkin soruşturma yapılmasını talep etme, davanın makul sürede tamamlanmasını isteme ve ilişkili veya benzer nitelikteki hakların ihlal edilmemesiyle sağlanır.
Hak arama hürriyeti, adından da anlaşıldığı ve en başta ifade edildiği üzere bir hürriyet ve kişinin özgür irade alanı olup bu irade kişinin karar mekanizmasına bağlıdır. Hakkını aramak veya ileri sürmek isteyen kişinin dava ve başvuru harç ve masraflarını karşılaması hâlinde yaşam kalitesinin düşecek olması, birden fazla farklı başvurusunun olması ve başvuru ücretlerinin toplamının kişiyi mağdur edecek olması gibi durumlarda aslında hak arama hürriyeti bir hürriyet olmaktan çıkmaktadır.
Bu yüzden yargısal süreçte karşılaşılan harç, masraf, gider ve delil avanslarının tümünün gözden geçirilmesi, genel olarak miktar yönünden azaltmaya gidilmesi, bazı dava ve başvurularda bu harçların kaldırılması ve günümüz ekonomik koşullarında adli yardım müessesesinin uygulama alanının genişletilmesi gerektiği değerlendirilmektedir.
LL.M. Av. Uzm. Arb. AYŞEN GÜZEL










