Av. Uzm. Arb. Ayşen Güzel Yazıları

Av. Uzm. Arb. Ayşen Güzel
Av. Uzm. Arb. Ayşen Güzel
Yazarın Profili
21.10.2026 01:14

Çocuklara Kıyamıyorum

Haber Detay Image

Evet yanlış duymadınız. Gerçekten de çocuklara kıyamıyorum. Çocuk ölümlerine sessiz kalamıyorum. Çocukların yaralanmalarına karşı duyarsız olamıyorum. Bir çocuğun istismar edilmesi karşısında her şey normalmiş gibi davranamıyorum. Bir çocuğa zarar verildiğinde “Ama bu benim çocuğum değil ki.” diyemiyorum. Zaten böyle demek de istemiyorum. Zira her çocuğun özel, önemli ve değerli olduğunu biliyorum. Tez çalışmalarım sebebiyle ve çocuklarla ilgili kitap hazırlıklarımın sona erdiği ve yakın zamanda kitabımın basım ve yayıma gireceği günlere az kaldığı bugünlerde, ne yazık ki tezimde değindiğim ve son aylarda yoğun şekilde çalıştığım konulara ilişkin yazamıyorum. Kendi yazılarım içerisinde intihal oluşturmak istemiyorum ve mevcut hukuki durumumu korumak istiyorum. Ancak bu durum çocuklara karşı yapılan haksızlıklar karşısında susmam gerektiği anlamına da gelmemektedir.

Çocuklarımızın suçta kullanılmalarına, suça teşvik edilmelerine, suç yoluna itilmelerine son derece karşıyım. Bu tip fiilleri gerçekleştiren kişilerin de hukuki ve daha açık bir deyimle doğrudan cezai sorumlulukları bulunmaktadır. Bu durum bazı hallerde dolaylı fail, bazı hallerde suça azmettiren, bazı hallerde de suça yardım eden sıfatıyla olmaktadır. Ancak her şeyden önce toplum halinde vicdani sorumluluğumuz bulunmaktadır.

Ne yazık ki çok da uzun sayılmayacak birkaç yıl içerisinde ülkemizde yenidoğan bebek ölümlerine, hatta bebeklerin kasten öldürülmelerine vakıf olduk. Suç örgütlerinin çocuklarımızı ele geçirerek onları suçta adeta bir canlı silah gibi kullanmalarına da vakıf olduk. Çocuklarımızın okullarda, sokaklarda veya bulundukları sair yerlerde yaralanma fiillerine maruz kaldıklarını, öldürüldüklerini, acımasızca katledildiklerini öğrendik. Hatta bir çocuğun yine bir diğer çocuk tarafından öldürüldüğü gerçeğiyle karşı karşıya geldik. Okullara silahlı, bıçaklı ve sair türde saldırıların düzenlendiğini, bu saldırıları yapanların arasında yine çocukların da bulunduğunu gördük.

Annesi tarafından saçları taranıp saçlarına kurdeleler takılarak okula gönderilen çocukların öldürüldüğü haberlerini aldık. Annesinin ve babasının söz söylemeye kıyamadığı, sevmeye doyamadığı çocukların okumak için gittiği okullarından, sabahında el sallayarak çıktıkları evlerine geri dönemediklerini gördük. Giydiği kıyafetin etiketi boynuna batar da acıtır diye bu etiketi kesen anneye çocuğunun ölüm haberinin verildiği bugünlerde, elbette bu çocukların yaşam hakları, anne babanın evlat acıları, toplumun bu acılar karşısındaki çaresiz bakışları ve bu sessizlik son derece acı ve bir o kadar da üzücüdür. Aslında bu durum aynı zamanda düşündürücü ve haklı olarak sorgulatıcıdır.

Anılan bu üzücü ve tarifi imkansız, travmatik olaylara, bebek ve çocuk ölümleri ile bir türlü isim bulunamayan bu suça karışan, yönlendirilen çocuklara aslında hiç yakıştırılamayan ve bu çocukların üzerine kondurulamayan, ne şüpheli ne de sanık denilen, suça sürüklenen olarak bilinen, sonra da adli süreçteki çocuk denilen, ancak adı ne olursa olsun aslında hepsi de bu toplumun birer ferdi olan çocuklarımızın dahil ya da isnadı altında oldukları suçlara, bir de akran zorbalığı adı altında gittikçe yaygınlaşan suç fiilleri dahil edildiğinde artık bu gidişata “Dur!” denilmesi gerekli ve bir o kadar da zorunludur. Yakın zamanda akılalmaz bir vakıa yaşanmış olup bir çocuğun başka çocuklar tarafından sırtı yakılmıştır. Gerçekten de tenha bir alanda yaşı küçük çocuklar tarafından bir diğer yaşı küçük çocuğun kolları tutulup üzerine kolonya dökülüp mağdur çocuk ateşe verilmiştir. Bu olayı yaşayan çocuğun fiziki olarak aldığı yaralar ve bu yaralar sebebiyle çektiği ağrı ve acı kadar bu yaraların kalıcı olma ihtimali ya da uzun vadede geçecek olması, bu süreçte alınacak tedaviciler, çocukta oluşan psikolojik yıkım, korku ve etkilenme düzeyi ile mağduriyetlerin büyüklüğü dikkate alındığında çocuklarımızın güvenle ne okula gidebildikleri ne de sokakta oynayabildikleri görülmektedir. Bunu yapan çocukların da nasıl bir ortamda yetiştikleri sorgulanmalıdır. İki çocuğun bir çocuğa yaptıkları ve yaşattıkları karşısında, bunu yapan çocuklardan birinin mağdur çocuğun kaçamaması için ellerinden ve kollarından tutması, diğer çocuğun da mağdur çocuğun üzerine kolonya döküp onu yakması, bu iki çocuğun bunları yapacak saik ve niyete, acıdan zevk alan kötülüğe nasıl sahip oldukları, nasıl bir ailede ve çevrede yaşadıkları araştırılmalı ve bilinmelidir. Bir çocuk bir diğer çocuğa nasıl bu kadar acımasızca zarar verebilir? Hatta nasıl zarar vermeyi düşünebilir ya da bunu eyleme dönüştürebilir? Okulda ders dinlemesi ya da parkta, bahçede oynaması gereken çocuklar nasıl bir başka çocuğu yakmak isteyebilir?

Önemli olan çocuk sahibi olmak kadar o çocuğa bakabilmek ve çocuğu yetiştirebilmektir. Türk toplumunda ailelerin, anne babaların ve okula giden çocukların bilinçlendirilmeleri ve eğitilmeleri gereklidir. Okul saldırılarının, çocuk cinayetlerinin ve yaralanmalarının, suç örgütlerinde çocukların kullanılmalarının, akran zorbalığının önüne geçilmelidir. Ailelerin de son derece bilinçli olması gereklidir. Temel eğitim aileden başlamaktadır. Bu sebeple sağlıklı evliliklerin yapılması ve çocuğun huzurlu, hoşgörülü ve sevgi dolu bir aile ortamında büyümesi gereklidir. Yirmi yıla yakın süredir aktif olarak ceza ve çocuk avukatlığı yapan ve bu alanda özel eğitimleri bulunan bir hukukçu olarak tüm gözlemlerim sonucunda şunun ifade edilmesi gerekir ki, suça karışan çocukların büyük bir kesimi aile bireyleri ve özellikle anne babaları arasında geçimsizlik bulunan, anne babaları ayrı olup büyükanne ve/veya büyükbabasında kalan, annesi evden kaçan, babası ceza infaz kurumunda olan ya da aile ortamında başkaca huzursuzluk veya olumsuzluk görülen çocuklardır. Elbette bu değişmez bir kural değildir. Benzer şekilde ailesinde bu türde bir vakıa yahut geçimsizlik olmadan da suça karışan çocuklar görülebilmektedir. Ancak sıklıkla mutsuz aile ortamında büyüyen çocukların ya suç mağduru ya da suç faili oldukları görülmektedir. Bu yüzden aile kavramının önemi bilinmeli, sağlıklı ve bilinçli evlilikler yapılmalıdır. Çocukların mutlu bir aile ortamında yaşamaları gereklidir. Evde ailesiyle sorun yaşayan ya da anne baba çatışması arasında kalan mutsuz bir çocuğun zararlı arkadaş ve alışkanlık veya bağımlılık edinmesi, sağlıksız ortamlarda bulunması ve bu çocuğa karşı başta cinsel suçlar olmak üzerine çeşitli suçların işlenmesi ya da çocuğun suçta kullanılması tehlikeleri mevcuttur.

Çocuklar bakımından önem arz eden husus onların korunmaları gerektiğidir. Bu korumayı başta devlet ve bunun yanında toplum sağlamakla yükümlüdür. Ailelere düşen çok fazla ödev ve yükümlülük bulunmaktadır. Ailelerin yalnızca kendi hayatlarına devam edip çocuklarıyla ilgilenmemek için çocukların ellerine kendi cep telefonlarını dahi verdikleri gerçeği karşısında çocuğun yalnızca mevzuattaki tedbirlerle ya da devlet eliyle korunması imkansızdır. Devlete düşen çok fazla yükümlülük ve sorumluluk vardır. Ancak devletin yanı sıra anne babaların, öğretmenlerin, okul idarelerinin ve toplumun tümünün bu konuda sorumluluğu bulunmaktadır. Anne babaların hukuki ve cezai sorumluluklarına ilişkin çok sayıda hüküm ve düzenleme mevcuttur. Ancak ailelerin bilinçlenmesi için de devlet ve okul idareleri kanalıyla çalışmaların yapılması gereklidir. Elbette bu konuda basına düşen sorumluluklar da basın yayın kuruluşları ile çalışanları tarafından layıkıyla ve zamanında yerine getirilmelidir.

Tüm bunların dışında adli mercilerin de üzerine düşenleri gereken duyarlılık ve olgunlukla yapmaları zorunludur. Yakın zaman içerisinde bir görevlendirme üzerine kolluğun çocuk büro amirliğine gittim. Gittiğim yer uzaktı ve aynı çocuğun başka dosyasına da bir başka meslektaş atanmıştı. Meslektaşla önce telefonla iletişim kurduk ve ikimiz de kendi özel araçlarımızla kolluğa kısa zaman aralıklarıyla ulaştık. Kendisinin atandığı dosya yönünden çocuğun kimlik tespitine katılım sağladığını öğrendim. Ancak yine de nezaketi elden bırakmayarak kolluğun bahçesinde giriş kapısı yakınında beni beklediğini gördüm. İçeriye kadar benimle birlikte eşlik etti ve devamında kimlik tespiti için ben kollukta kaldım, meslektaş kolluktan ayrıldı. Önce müdafi olarak atandığım adli süreçteki çocukla tanışmak ve görüşmek istedim. Bu amaçla kolluk görevlisi polis tarafından nezarethanenin olduğu bölüme alındım. Çocuk demir parmaklıklar ardından çıkarıldı ve çocuğa avukat olduğumu, kendisiyle görüşmek için geldiğimi, kendisi için görevlendirildiğimi söyledim. Ardından müvekkil yaşı küçük (13) çocuk “Abla, gel burada avukat görüşme odası var.” dedi. “Sen nereden biliyorsun burada avukat görüşme odası olduğunu? Daha önce hiç geldin mi buraya?” dedim. “Yok abla, ilk kez geliyorum.” dedi. Biraz daha sorularla ilerlediğimizde bir önceki avukat meslektaşımın müvekkil çocukla görüşme sağladığını öğrenince, avukat müvekkil görüşme odasının yaşı küçük müvekkil tarafından bilinmesinin sebebini anladım. Görüşmemiz tamamlanınca kimlik tespitine katıldım, tutanağa imzalar atıldı ve müvekkil olan yaşı küçük çocuğa ertesi gün savcılıkta olacağımı açıklayarak, kolluk personellerine de iyi mesailer dileyerek kolluktan ayrıldım. Bir sonraki gün kolluk tarafından telefonla arandım ve devamında savcılığa gittim. İfade için savcının katibi tarafından çağrılmamızla odaya geçtim ve koltuğa oturdum. Yaşı küçük adli süreçteki çocuk da (kendi beyanına göre) öncesinde hiç savcılığa gitmemesi ve yaşça küçük olduğundan bana da “abla” diye hitap edip o anda avukatı kendisine bir destek olarak görmesi sebebiyle doğrudan benim yanıma geldi. Ama genç kadın savcı hemen sert bir dille “Geç karşıma.” dedi. Ben de bu sertlik karşısında müdafi olunan çocuğa daha nazik ve yumuşak bir ses tonuyla savcının tam karşısına geçmesini söyledim. O da geçti. Ayakta durdu. Ardından savcının ilk sorusuyla ona da “abla” dedi ki, bir anda savcı “Bana savcım diyeceksin.” dedi. O da “savcım” dedi. Elbette orası bir kamu kurumu, bulunulan oda savcılık odası ve çocuğun ifadesine başlanacak. Tüm bunları ve durumun ciddiyetini de çocuğun bilmesi gerekiyor. Ama ortada ciddi bir konunun olduğunun çocuğa fark ettirilmesi için yapılması gereken gereksiz bir sertlik, söylenmesi gereken de “Bana savcım diyeceksin.” sözü müdür? Hayır. Adli süreçteki çocuk olarak telaffuz edilen bu suça karışan, yönlendirilen, özendirilen, sürüklenen, azmettirilen veya bir şekilde suç yolundayken yakalanan ya da haklı yahut haksız şekilde suç isnadıyla karşılaşan çocuklara daha korumacı, onlarda ufuk açan ve yol gösteren türde bir davranış sergilenmesi gerekmez mi? Bu çocukların zaten büyük çoğunluğu evlerinde yalnızlığa ya da hayatta kimsesizliğe sürüklenen, sonrasında da tüm bunlar sebebiyle çeşitli suçlara sürüklenen ve devamında da adli süreçlerde karşımıza çıkan çocuklar değil mi? Bu çocukları egolu yaklaşımlarla kazanamayız. Bu çocukları, onları eğiterek, iyiye ve güzele sevk ederek, onlara doğru yolu öğreterek ve göstererek kazanabiliriz. Ya da onları ancak bu şekilde davranarak kaybetmeyiz. On üç yaşındaki aynı çocuğun savcıya dediği gibi bana da “abla” demesi karşısında, “Efendim ablacığım?” dememde hiçbir mahzur görmediğim gibi elbette savcıdan da doğrudan bu beklenmiyor. Ancak çocuklara karşı daha duyarlı, sakin ve özenli davranılması gerektiği bir gerçektir. Ayrıca bu birimlerde çocuk hukuku üzerinde çalışan ve özel eğitimler alan savcıların ve çocuk mahkemeleri ile çocuk ağır ceza mahkemelerinde özel eğitimli hakim ve savcıların bulundurulması gerektiği de değerlendirilmektedir. Aynı hususlar aile mahkemeleri ve bunların olmadığı yerlerde asliye hukuk mahkemeleri için de geçerlidir.

Birkaç yıl önce okulda kavga eden beş kız çocuğunun dördünün adli süreçteki çocuk, birisinin mağdur çocuk olduğu bir dosyada, duruşma için okullarından gelen kız çocukları hakime de dosyada görevli beş farklı avukata da sürekli “hocam” diyordu. Çocukların yargıda görevli olanlara sıklıkla heyecanla ya da şaşkınlıkla bir anda “abla”, “abi”, “hocam.”, “öğretmenim” gibi sözlerle hitap etmeleri karşısında onlara karşı daha anlayışlı olunması ve bu çocukların azarlanmamaları gerektiği kanaatindeyim.

Çocuklarımıza kıyamıyorum. Onları bilinçli şekilde korumak devletin olduğu kadar en başta ailelerin ve devamında toplumun tümünün görevidir.

LL.M. Av. Uzm. Arb. AYŞEN GÜZEL

Yazarın Yazıları