Bilindiği üzere arabuluculuk alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden birisidir. Arabuluculuğun hukuk uyuşmazlıklarındaki yeri ve anlamı çok büyüktür. Ancak, ne yazık ki bu durum günümüzde teoriye indirgenmiş, uygulamada ise çeşitli hukuksuzluklar ve hileli yollarla karşılaşılmıştır.
Ülkemiz özelinde arabuluculuk sistemi, başlangıçta ihtiyari olarak kabul edilmiş ve devamında 1 Ocak 2018 tarihinde yürürlüğe giren mevzuat değişikliği ile işçi işveren uyuşmazlıklarında dava şartı haline dönüştürülmüştür. Ardından 1 Ocak 2019 tarihinde ticari uyuşmazlıklarda, 28 Temmuz 2020 tarihinde tüketici uyuşmazlıklarında ve 1 Eylül 2023 tarihinde kira hukuku uyuşmazlıkları, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan doğan uyuşmazlıklar, komşu hakkından kaynaklı uyuşmazlıklar, ortaklığın giderilmesi uyuşmazlıkları ve tarımsal üretim sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklar dava şartı olmuştur.
Arabuluculuğun temeli, tarafların yaşadığı mevcut uyuşmazlığın çeşitli müzakere teknikleri, etkin ve etkili görüşmeler ve arabulucunun çözüm önerileri sunması yoluyla zaman ve masraftan tasarruf da dikkate alınarak bir an önce çözülmesi, uyuşmazlık daha fazla büyümeden ve mahkeme koridorlarına sirayet etmeden gizlilik sınırları çerçevesinde çözümlenmesidir. Davaların hak temelli olmasına karşın arabuluculuk menfaat temellidir. Bir diğer anlatımla mahkemede bir hukuk davası açıldığında taraflar iddialarını yahut iddiaya karşı cevaplarını hukuka uygun yollarla ispatlamaya çalışırlar. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu madde 6 hükmü gereğince iddia edenin iddiasını ispatla mükellef olduğu sabittir. Mahkemece de karar verilirken tarafların haklı veya haksız olmaları dikkate alınmakta ve haklılık olgusu esas tutulmaktadır. Elbette usule ilişkin başkaca kıstaslar bulunmaktaysa da sonuç itibariyle mahkeme safahatında davanın esası yönünden haklı haksız tartışması yapılmaktadır. Oysa arabuluculukta durum farklıdır. Haklı olduğunu düşünen ya da karşı tarafın haksız yönlerinin bulunduğunu ileri süren kişinin tüm bunlara rağmen yine de anlaşması mümkündür. Hatta tam tersi haksız olduğunu düşünmesine ve davayı kaybedeceği kanısında olmasına rağmen anlaşmama yolunda irade beyan edenler de olmaktadır.
Arabuluculuk müessesesi yönünden tarafların haklı ya da haksız olmalarından öte anlaşma zemininin sağlanması için tarafsız ve bağımsız bir ortamda müzakere etmelerinin sağlanması, süreçteki beklentilerinin öğrenilmesi, karşı tarafça anlaşılması, arabulucu tarafından tüm bunların muvafakat doğrultusunda geri bildirim yoluyla açıklanması ve özetlenmesi, çeşitli çözüm önerileri sunulması ve tarafların anlaşmaları için özverili çalışmaların sunulması önemli ve aynı zamanda gereklidir.
Görüldüğü üzere arabuluculuk sistemi somut uyuşmazlıkların çözümü için getirilen bir alternatif süreç bütünüdür. Bu bir hukuki yoldur. Adı üzerinde sistem hukuki bir yol ve süreç olduğundan bu süreçte hukuka ve arabuluculuğun kurallarına uyulması zorunludur. Süreci de arabulucu yönettiği için taraf beklentilerini de dikkate alarak süreçteki kurallara önce kendisi uymalı, sonra da uyulması konusunda taraflara ve taraf vekillerine bilgilendirme yapmalıdır. Zaten bu yüzden taraf ve taraf vekillerinden bilgilendirme metnine imza alınmaktadır. Hatta bu sebeple o metinlerde "Arabuluculuktaki kurallara uymayı kabul ediyoruz." şeklinde bir ifade yazılıdır. Bu ifade de doğrudan Arabuluculuk Daire Başkanlığının resmi web sitesinde yer alan tutanak şablonlarında yer almaktadır.
Sistem kimsenin kısa gün kârı, günü kurtarma amacı ve çabası olmadığı gibi emeksiz yemek yeme yolu da değildir. Arabuluculuk sistemi ülkemizde ilk uygulamaya konulduğunda şahsım dahil bazı avukatlar bu sisteme gönül verdikleri için dava şartı olmasa dahi arabuluculuk sisteminde yer almış, eğitimlere katılmış, süreç hakkında bilgi sahibi olmuş ve gerek müvekkillerini gerek diğer meslektaşlarını gerekse makale ve yazılarıyla, web sitelerinden ve sosyal medya hesaplarından toplumu arabuluculuk müessesesi konusunda bilgilendirmiş, bunun yanında birçok avukat ise sisteme karşı olmuş ve başta barolar olmak üzere binlerce avukat sistemin uygulamaya konmamasını istemiştir. Hatta arabuluculuğu "avukatlığa bir ihanet" olarak nitelendiren zihniyetler dahi olmuştur. Ancak aradan belirli zaman geçtikten sonra arabuluculuk ücret tarifesi yükseltilmiş ve karşıt olan barolar bir anda eğitimler vermeye ya da bu süreçte üniversitelerle işbirliği halinde olmaya, karşıt gibi görünen çok sayıda avukat da sınavlara girmek için birbiriyle yarışmaya başlamıştır. Hatta sistemi sürekli kötüleyenler bu defa arabuluculuğun kalkması için değil arabulucu olabilmek amacıyla dava yoluna gitmeye başlamıştır. Artık herkesin amacı arabulucu olmaktır. Nedeni de dosya başına ödenen tutarın yükseltilmiş olmasıdır. Arabulucu olmak için açılan davalar görülmeye başlanmıştır. Hatta daha da vahimi emeklilikten sonra arabuluculuk yapma hayalleri kuran ve bir umut içinde olan bir diğer kesim de mevcuttur ki, bunlar gerçekte ve halihazırda ya da o dönemde devlet memuru statüsünde olduklarından arabuluculuk faaliyetini o süreçte yapamıyorlarsa da bari emeklilikten sonra yapabilmek adına şimdiden sınavlara girmeye başlamışlardır. Ancak sonuçta birçoğu bu sınavı kazanamamıştır. Hırsın ve para aşkının sonu yoktur. Bu halde emeklilik sonrası müstakbel gelirlerinden yoksun kalacaklarını düşünen ve hayat standartlarında sarsılma olacağı kanısıyla şimdiden kaygılanmaya başlayan bazı kesimler, kazanamadıkları bu yazılı sınavının tümden kaldırılmasını istemişlerdir. Zaten çok daha öncesinde mülakat da kaldırılmıştır ki, sıra yazılı sınavına getirilmiştir. Hemen bir mevzuat değişikliği ile öncesinde kaldırılan mülakat gibi bu defa yazılı sınavı kaldırılmıştır. Sonuçta adeta “ otomatik arabuluculuk sistemi” devreye girmiş ve belirli mesleki yıldan sonra kimsenin niteliği, bilgisi ve başarısı dikkate alınmaksızın yine liyakatsiz şekilde ve ülkemizde birçok alanda, sınavda ve işe veya mesleğe alımlarda olduğu gibi hukuksuzluk olarak nitelendirilebilecek bir türde arabuluculuk mesleğine/faaliyet icrasına kabuller meydana gelmeye başlamıştır. Şu anda belirli yılı dolduran her avukat ya da hukuk mezunu kişi çok kısa eğitimlerin sonucunda doğrudan arabulucu olmaktadır. Sistem her gün kendi kendine otomatik arabulucu üretmektedir. Bu kimselerin amacı ve süreçten beklentileri nedir? Bu işe gönül vermişler midir? Gerçekten mesleki yeterlilikleri var mıdır? Bunların hiçbirisi değerlendirilmemektedir. Hatta artık arabuluculuk tarafları bir köşeye atıp tamamen hukukçuların cebine indirgenen bir müessese haline dönüştürülmüştür ki, çoğunluk tarafından yalnızca para için yapılmaktadır. Büyük bir kesim maddi kaygı ve aylık döngü için arabuluculuk yapmakta, bir diğer büyük kesim de emeklilik maaşı, çalışırken aldığı maaştan düşük olacağı veya olduğu için eksik kalan rakamsal TL bazındaki farkı arabuluculuk sisteminin semerelerinden yararlanmak suretiyle kapatmayı istemektedir. Şahsımın da dahil olduğu aradaki azınlık grup ise halen arabuluculuğa gönül bağıyla bağlı olan, bu gidişatı hüzünle izleyen ve arabuluculuktan umudunu yitirmeden sistemin fabrika ayarlarına dönmesi için mücadele eden ve/veya en azından bu uğurda elindeki ve kendisine tevdi olunan dosyaları hakkıyla ve layıkıyla çözümlemeye çalışan kişilerdir. Ama işte bu ortadaki grup azınlıktadır. Bir de bu hukuksuz çoğunluk maddi kaygılarla yaptığı arabuluculuk faaliyetlerinde ya da taraf vekilliklerinde telekonferans denilen ve hukuki hiçbir dayanağı olmayan usulsüz yöntemi dikte etmektedir. Telekonferans her gün çok fazla tartışmaya ve çeşitli polemiklere yol açmaktadır. Kimse yerinden kalkmak istemeyince arabuluculuğun yapılması da mümkün olmamaktadır. Yapılan her ne ise de, bu da arabuluculuk olmamaktadır.
Telekonferans yöntemi avukatları rahatlatmak ve avukatların iş yükünü üzerinden almak için getirilen bir müessese ya da yöntem değildir. Aslında bu yöntem doğrudan mevzuat sistemi ile getirilmiş ve usulü belirlenmiş bir yol da değildir. Arabuluculuğun kanuni ve yönetmelik bazında hukuksal dayanağı varken telekonferans kavramının hukuk literatüründe sağlam ve bilinir hiçbir yeri ve dayanağı yoktur. Hukuk sistemimizde telekonferans şeklinde açıkça kabul edilen bir görüşme yöntemi ya da aracı da mevcut değildir. Oysa e-duruşma şeklinde bir sistem vardır. Bu sistemin hukuki temeli ve dayanağı da vardır. E-duruşma gerçekten de avukatlar için getirilmiştir. Ancak burada görüntüler açıktır. Mahkeme hakimi ile telefonla görüşülmemektedir. Kaldı ki ülkemizde e-duruşma sistemini bile kötüye kullanan o kadar çok sayıda avukat vardır ki, hastane koridorunda, sokakta ve cübbesiz şekilde duruşmaya katılanlar, uyarılara uymayanlar çok fazladır. E-duruşmaya bile bu denli riayetsizlikler söz konusuyken telekonferansın hiçbir hükmü ve aykırılıkların yaptırımı bulunmamaktadır.
Ancak şu gerçeği de kabul etmek zorundayız ki, birçok toplumun içinden geçtiği bir süreci ülkece yaşamış bulunmaktayız. Pandemi döneminin bir bölümünde sokağa çıkmak yasaktı. Birçok kişi karantina altındaydı. Bu dönemde yapılan arabuluculuk başvurularında fiziki ortamda yüz yüze görüşme çoğunlukla mümkün değildi. Benzer şekilde o dönemde çok sayıda kapanan iş yeri ve çıkarılan işçi oldu. Birçok işletme gelir elde edemedi ve işletmesinin kapılarını ticari hayata ve/veya iş dünyasına kapattı. O dönemde çalıştığı günlerin ücretini bile alamayan, cebinde bir tek lirası olmayan ve memleketine dönmek zorunda kalan işçiler dikkate alındı. Bu işçilerin yanı sıra Covid19 sebebiyle karantina altında olanlar ile sokağa çıkma yasağının devamı ve hastalıkların bulaşma riski de gözden uzak tutulmadı. Sayılan durumlar ve yalnızca işçi işveren uyuşmazlığıyla sınırlı olmak üzere görüşmelerin telefonla yapılabileceği ve imzaların sonrasında alınabileceği yönünde bir uygulama gelişti. Ancak bunun dahi hiçbir hukuki zemini yoktu. Bu uygulama daha çok insani düşüncelerle ve tarafların hak kaybı yaşamamaları adına vicdanen sunulan bir çözüm önerisiydi. Zira arabuluculuk tarafları boğmak için değil, anlaşma ümidinin yeşermesi için yapılan bir görüşme usulüdür. Sürecin devamında bankalar ve sigorta şirketleri de dosya sayılarının çok olduğundan ve anlaşma yanlısı olunduğundan bahisle telekonferans talep ettiler. Ancak durum farklıydı. Nihayetinde talep ettikleri gibi olmadı ve neredeyse kimse anlaşmaya yanaşmadı. En başta "Bankamız politikaları gereği anlaşmıyoruz." ya da "Biz anlaşmıyoruz ve davanın sonucunu bekleyeceğiz." denildi. Türkiye ortalamasında birçok alanda olduğu gibi banka ve sigorta hukukunda anlaşma oranı çok düşük oldu. Hatta bir de kamu kurumları telekonferans talep etti ki, onların gerekçeleri de toplantılara üç kişilik komisyon halinde kalabalık olarak katılacaklarının ve iş yükünün çok olduğunun beyan edilmesiydi. Buna rağmen komisyon üyeleri lehine gelen hükümler de işe yaramadı ve onlar da sıklıkla anlaşmama iradesi gösterdi. Sürecin devamında bu iş tümden raydan çıktı ve avukatların tekeline dönüştü. Özellikle mülakatsız ve sonrasında da yazılı sınavsız dönemde arabulucu olanlar ve diğer kötü uygulayıcılar, işçi işveren, sigorta, banka ve finans uyuşmazlıkları ile kamu kurumlarının arabuluculuk komisyonları için talep edilen telekonferansı dava şartlarının tümüne sirayet ettirmeye çalıştılar.
Halihazırda bu durum çoğu arabulucunun da işine gelip onların da kabulüyle hukuksuz bir telekonferans uygulamasına dönüşmüştür. Çok büyük mağduriyetler ve rahatsızlıklar yaşanmıştır. Çoğu görüşme usulsüzce yapılmıştır. Bu sebeple Arabuluculuk Daire Başkanlığı tüm arabuluculara sıklıkla SMS'ler göndererek görüşmelerin istisnai haller dışında yüz yüze ve fiziki katılım şeklinde yapılması gerektiğini belirtmişse de, yine büyük bir kesimin ve çoğunluğun buna uymadığı, gelen yazı içeriklerinin bağlayıcı olmadığını ve yalnızca tavsiye kararı niteliğinde olduğunu belirttiği ve sonrasında usul saptırması yoluyla telekonferansı uygulamaya ve bunu yapmak istemeyen arabuluculara da dikte etmeye başladığı görülmüştür. Bu durum artık bir mobbing ve aynı zamanda baskı unsuruna dönüşmüştür.
Gelinen son durumda ilk görüşmeler dahi sağlıksız ve sorunludur. Taraf vekillerini aradığımızda ilk duyduğumuz cümle "Telekonferans istiyorum." şeklindedir. Oysa daha esas ve temel uyuşmazlık konusu konuşulmamıştır. Hatta ön görüşme için gönderilen e-postalarda arabulucunun numarası mevcutken arama dahi yapılmaksızın yalnızca "Şehir dışında olmamız sebebiyle", "İş yoğunluğumuz nedeniyle" ve bunlara benzer gerekçelerle, daha da ötesi "Ben de arabulucuyum.", "Herkes yapıyor." denilerek telekonferans talep edilmektedir. Hatta vekiller sıklıkla vekaletnamelerin fotokopilerini gönderip yetki belgelerine "mübrez vekaletname" gibi anlamsız, belirsiz ve içi boş bir kayıt koymaya başlamıştır. Oysa hukuk sistemimizde fotokopinin hiçbir hükmü yoktur. Bunun dışında avukatların kendilerinde bulunan evrakların suretlerine “aslı gibidir” ibaresini yazarak imzalama yetkileri vardır. Yetki belgesininse zorunlu unsurları vardır. Vekil eden gerçek kişiyse adı, soyadı, T.C. kimlik numarası, tüzel kişiyse ticaret ünvanı, vergi, MERSİS veya DETSİS numarası yazılmalıdır. En azından ticaret ünvanı bulunmak zorundadır. Bunun dışında noterlik bilgileri (Hangi noter? Vekaletnamenin tarihi? Yevmiye numarası?) yer almalıdır. E-imzanın süresi geçmesine rağmen yine de "Ya fark edilmezse?" denilerek geçersiz e-imzayla gönderilen yetki belgelerinin sayısı da az değildir. Tüm bu detayları ve bir "aslı gibidir" yazmayı bile kendisine büyük bir sorun ve gereksiz iş yükü olarak gören kişiler, arabuluculukta taraf vekilliği yapmakta ve birçok arabulucu da sistemi kısa günün kârı ve günü kurtarma aracı olarak görüp bunların hiçbirisini dikkate almamaktadır. Artık iş raydan o denli çıkmıştır ki, arabulucunun toplantı yeri ve görevlendirilen komisyon İstanbul iken, yine İstanbul'da olan bir taraf vekili dosyadaki bir başka vekili bahane gösterip "Karşı taraf vekili başka şehirden, telekonferans yapacaksınız." demektedir. Benzer şekilde arabulucu tarafından "Telekonferans yerine WhatsApp üzerinden görüntülü görüşme yapalım." denildiğinde görüntüsünü açmaktan imtina eden avukatların sayısı çok fazladır. Telefonla arandığında sekreterinin telefonu açtığı, ancak avukatın geri dönmediği durumlarda sonrasında "Telekonferans istiyoruz." şeklinde kimden geldiği belli olmayan mesajların gönderildiği görülmektedir. Bu talep artık matbu bir talep formuna dönüşmüştür. Davaya katılma talebi gibi sürekli aynı beyan ve talep tekrar edilmektedir. Telefonla yapılan görüşmelerde karşı tarafın kim olduğu, stajyer mi yoksa çalışan mı olduğu bilinmemektedir. Buradaki çalışandan kasıt elbette sekreterdir. Zira çalışan bağımlı avukatın toplantılara yetki belgesi ile her zaman katılma hakkı bulunmaktadır. Buradaki sorun fiziksel olarak katılmanın güçlüğü olmayıp arabuluculuk sürecinin sabote edilmesidir. Bir kişi (arabuluculukta taraf vekili olan avukat) görüntüsünü açmaktan neden imtina eder? Tarafımca bu husus Arabuluculuk Daire Başkanlığına CİMER yoluyla bildirilmiş ve ilgili avukatın görüntüsünü açmaktan imtina etmesi ile bunu beyan etmesi karşısında kendisine iletilen mesajlar delil kapsamında eklenmiştir. Benzer şekilde bir başka dosyada birlikte gün kararlaştırılmışken aynı ilde bulunan avukat tarafından "Telekonferans mı olacak? Benim fiziki katılmam mümkün değil.” şeklinde e-posta gönderilmesi üzerine görüşmelerin yüz yüze ve fiziki katılım şeklinde yapılacağı belirtilmiş ve karşılığında o gün kendisinin duruşmasının olduğu yazılmıştır. Oysa arabuluculuk toplantıları taraf vekilleriyle birlikte belirlenmekte ve tarafımca da bu hususa son derece önem verilmektedir. Ama birlikte gün kararlaştırılan kişiler özellikle başka duruşmasının olduğu günleri seçmekte ve birden fazla işi aynı anda aradan çıkarmayı planlamaktadır. Benzer şekilde aynı gün ve saate verilen birden çok toplantı olmaktadır. Görüşmeler sağlıklı şekilde olmamakta ve çoğu kişi toplantıya hazırlanmamaktadır. Elbette şahsım dahil sürece emek veren kişileri tenzih ediyorum. Ancak bir dosyamda beş kez toplantı yapılmış ve ilk iki toplantıda yüz yüze görüşme yapıldıktan sonra anlaşma olması uğruna diğer görüşmeler bakımından talep uyarınca ve taraf vekillerinin bu kadar sık aralıklarla yapılan görüşmelere gidip gelirken yorulmamaları ve arabuluculuğun bir eziyete dönüşmemesi için telekonferans yolu kabul edilmiştir. Bu durum ise diğer taraf şirket vekillerince o kadar kötüye kullanılmıştır ki, sözde anlaşma ümidi var gibi oyalama taktikleri ile dolu dolu iki ayın sonuna kadar bir ticari uyuşmazlık dosyası sürüncemede bırakılmış ve sözde sık görüşme adı altında zaman kazanma planlanmıştır. Aslında başvurucunun iki ay dava açmaması için sürekli süre ve yeni toplantı istenmiştir. Anlaşma olması ihtimali ve ümidiyle, bunun yanında süre talebinin kabul edilmemesi durumunda taraf vekilince talebinin kabul edilmediği belirtilecek olduğundan kendisine süre verilse de en sonunda bunların oyalama taktikleri olduğu anlaşılmıştır. Başvurucu taraf ve vekili de bu ertelemeleri anlaşma ümidiyle kabul etmiştir. Ama tüm bu iyi niyet diğer tarafça ve vekillerince kötüye kullanılmıştır.
Görüldüğü üzere ülkemizde birçok konuda olduğu gibi telekonferans konusunda da iyi niyetler son derece kötüye kullanılmakta ve suistimal edilmektedir. Hatta sıklıkla "En azından ilk oturumu telekonferansla yapalım, son tutanağı ıslak imza ile imzalarız." diyen vekiller yüz yüze görüşme yahut WhatsApp üzerinden görüntülü görüşme halinde doğrudan "Biz 2. toplantı istemiyoruz. Anlaşmıyoruz." demektedir. Bu da telekonferansı kabul ettirmek için sanki yalnızca süre istenecekmiş gibi ve "Bir süre talebi işlemi için boşuna geliş gidiş masrafları ve zaman kaybı olmasın." şeklindeki çıkışlarla arabulucu vicdan azabı ve zan altında bırakılmaya çalışılmaktadır. Oysa toplantı günleri taraf vekilleriyle birlikte kararlaştırıldığı için "Biz zaten süre alacağız." söylemleri hukuksuzdur. Asıl olması gereken, bunun yerine bir hafta ya da on gün sonrasına gün kararlaştırılmasıdır.
Tüm bunların yanı sıra toplantıya fiziksel olarak geliş gidişler arabuluculuk tutanakları, tanıklar, güvenlik ve MOBESE dahil kamera kayıtları ile sair birçok delille sabit olup telefonla yapılan aramalarda telefonunu özellikle açmayan kişiler, sonrasında arabulucunun kendisini aramadığı şeklindeki yalanlarla kendi mesleki sorumsuzluklarının olumsuz ve hukuki, cezai ve disipline ilişkin sonuçlarından kurtulmak için iftira ve suç uydurma suçlarını işlemektedir. Bu hususta bir avukat hakkında iftira, suç uydurma ve görevi kötüye kullanma suçlarından ötürü suç duyurusunda bulunulmuş ve kendisi baroya şikayet edilmiştir. Bir kişinin telefonla aranıp aranmadığı HTS ve baz istasyonu kayıtlarıyla ortaya çıkmaktadır. Benzer şekilde ilgili GSM operatörü kayıtları ve BTK incelemesi de bu husustaki önemli deliller arasındadır. Kaldı ki aranmasına rağmen telefonun açılmadığı hususu kendisine mesaj yoluyla dahi bildirilmişken gönderilen mesaj ve buna sessiz kalınması da bir diğer delildir. Davet mektuplarının gönderilmiş olması, günün birlikte ve istenen gün olarak belirlenmesi diğer önemli detaylar olup aslında bu kişiler toplantı gün, saat ve yerine açıkça vakıftır.
Özetle arabuluculuk süreci usulsüz, hukuksuz, kontrolsüz ve denetimsiz bir yola doğru gitmektedir. Toplantıya katılmak istemeyen kim varsa bir telekonferans türküsü tutturmakta ve artık belirli yıldan sonra herkes arabulucu olduğu için çoğu kişi "Ben de arabulucuyum." demektedir. Kimin arabulucu olup olmadığı bir başkasını ilgilendirmemektedir. Görüntüsünü bir türlü açmak istemeyen kişi de arabulucu olduğunu iddia etmektedir. Bu kişiler aynı zamanda avukattır. Bunların mesleki sorumlulukları vardır. Duruşmalarının olduğu günleri özellikle seçip toplantı tarihi veren kişiler avukat ve somut dosyada taraf vekilidir. Bu kişilerin müvekkillerine karşı hukuken sorumlulukları ve yükümlülükleri vardır. Tarafımca doğrudan alacaklı olunan icra dosyasına ilişkin haksız ve yersiz itirazın iptali davası öncesinde dava şartı kapsamında yapılan arabuluculuk başvurusunda birçok arabulucunun sağlıksız süreç yönetimleri görülmüş ve yasal süre olan üç hafta müddetle hiç aramayan, telefonlarını bir kez dışında hiç açmayan, telefonlarına cevap vermeyen, e-postayı yanıtlamayan, toplantı günü kararlaştırmayan, davet mektubu göndermeyen, toplantı yapmayan ve sistemde hukuken aktifse de fiilen kendisini pasife alan arabulucu hakkında görevi kötüye kullanma suçundan ötürü kamu davası açılmıştır. Dosyada arabulucu değişiklikleri talep edilmiştir.
Görüldüğü gibi arabuluculuk şu anda hak arama hürriyetinin önündeki bir engele dönüşmüş, hatta hukuksuz uygulamalarla ve formalitelerle dönüştürülmüştür. Gerek bir arabulucu gerek avukat ve taraf vekili, gerekse taraf olunan dosyalarda, arabuluculuk sürecinde çok büyük mağduriyetler yaşanmaktadır. Arabuluculuk günü kurtarma ya da maddi beklenti gerekçesi değildir. Telekonferans avukatların tekelinde olan bir durum da değildir. Açıkçası kimse kimseyi rahat ettirmek zorunda da değildir. Burada önemli olan ortaya sağlıklı bir iş ve sonuç çıkarılmasıdır. Özellikle tüketici uyuşmazlıklarında birçok avukatın yönlendirmesiyle tüketici taraf toplantıya bile katılmamaktadır. Oysa toplantıya katılmamanın sonucunda yaptırım uygulanmaması, tüketicilerin dava şartı arabuluculuktan muaf olmaları sebebiyle değil, zayıfın ya da güçsüzün korunması ilkesi gereğince dava yoluna gidildiğinde süreçte mağdur olmamaları için kabul edilmiştir. Ancak borcunu ödememek için kötü niyetle takibe itiraz edenlerin varlığı da dikkate alındığında aslında tüketicilerin genel kuraldan ayrık tutulmamaları ve diğer uyuşmazlıklarla eş düzeyde bir görüşme usulü ve sorumluluk sınırı benimsenmesi zorunludur.
Sonuç itibariyle günümüzde arabuluculuktan beklenen ve istenen verim hiçbir şekilde elde edilememektedir. Özellikle bazı arabulucu olan avukatların, süreci hukuka aykırı bir yere taşımaları karşısında faaliyet yapılabilirliğini kaybetmiştir. Bu halde ya görüşmeye katılımların ihtiyari olması ya da arabuluculuğun dava şartı olmaktan çıkarılması yahut dava şartı olmakla birlikte kuralın toplantılara fiziki katılım ve yüz yüze görüşme suretiyle yapılması olarak kabul edilmesi, istisnai hallerde uzaktan görüşmenin görüntülü ve sesli görüşme olacak türde hukuksal zemine oturtulması gereklidir. Zorunluluk ya da mücbir sebep dışında hiçbir koşulda görüşmeler telefonla katılım şeklinde olmamalı ve mücbir sebebin kaynağı herkese ve herkesçe uygulanabilir, yerinde, kabul edilebilir ve objektif nitelikte gösterilmelidir. Örneğin on bir ilde meydana gelen depremde olduğu gibi bir mücbir sebep hali kabul edilebilir. Covid19 dahil bulaşıcı hastalık geçirme, kanser tedavisi görme, felçli, yatalak, ameliyatlı, hamile olma ve bunlara benzer durumlar dışında telekonferans yasaklanmalı, uygulayanlara disiplin soruşturmaları başlatılmalı, mahkemelerce de aksi yöndeki keyfi son tutanaklar dava şartı bakımından yetersiz görülmeli ve geçersiz sayılmalıdır. Tüm bunların yapılmaması halinde çok daha büyük uyuşmazlıklar olmakta, arabuluculuk başvurularına konu asıl uyuşmazlıklar çözümlenmemekte, kişilerin hak ve/veya zaman kayıpları meydana gelmekte, haksız şikayetler görülmekte, iftira, suç uydurma, görevi kötüye kullanma, mobbing sonucu huzur ve sükunu bozma şeklinde çeşitli suçlar işlenmekte ve yeni suç duyurusu dosyalarıyla yargının iş yükü artırılmaktadır.
LL.M. Av. Uzm. Arb. AYŞEN GÜZEL










