Hukuk sistemi iyi uygulayıcılar vasıtasıyla gelişir. İyi bir hukuk sistemi için öncelikle iyi bir mevzuat sisteminin, iyi uygulayıcıların ve aydınlık beyinlerin olması gereklidir. Hukuk sistemi gelişen ve değişen durumlara ve şartlara göre kendisini uyarlamayı bilmelidir. Hukuk sistemi mücadele edilmesiyle ve eleştirel görüş ve bakış açılarıyla da gelişir. Hatta hukuk sistemindeki birçok açık, talep ve şikâyetlerle görülür hâle gelir ve bu yolla da gelişme sağlanır.
Hukuk yaşayan, değişen, gelişen kural ve uygulamalar bütünüdür. Hukuk bir kişiye, toplumun bir kesimine veya belirli bir gruba özgülenmeyecek kadar önemli, toplumun tümüne sirayet eden ve toplumun tümünü doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bir sistem olduğu için hukuku geliştirmek ve korumak ülkede yaşayan herkesin toplumsal görevidir. Hukukun gelişmesine katkıda bulunmak en çok da hukukçuların üzerine düşen ödevler arasındadır. Hukukçuların yalnızca birer vatandaş olmaları değil, bunun yanı sıra ve aynı zamanda doğrudan hukuk mesleklerini icra ve ifa ediyor olmaları sebebiyle hukuka sahip çıkmaları ve hukuku korumaları gereklidir. Ülkedeki toplumsal bilinç de son derece önemlidir ki, aidiyet duygusu ve koruma güdüsü bireysel menfaatlerin önünde yer almalıdır.
Hukuk fakültelerine başlandığında hukuk öğrencilerine öğretilenlerden ilki hukukun anlamı ve ne olduğudur. Bir diğer anlatımla hukuk fakültelerine başlandığı ilk günlerde ve tanışma günleri olan ilk haftada öğrencilere hukuk denildiğinde akla gelen kavram ve tanımlar sorulmaktadır. Sonrasında öğrencilere hukuk kelimesinin hak kelimesinin çoğulu olduğu söylenmektedir. Gerçekten de hak tekil bir kelime olup Arapçada hukuk “haklar”anlamına gelmektedir. Aslında hukuk, hakların tanındığı sistem olmalıdır. Olması gereken budur. Ancak her zaman böyle oluyor mu? Elbette hayır. Bu yüzden ülkemiz hukuk sisteminin gelişmesi, olumlu yönde değişmesi, ilerleme kaydetmesi ve var olan doğru uygulamalarla hukuku doğru uygulayan kişilerin korunması gereklidir. Bunun için de bazı temel ve somut adımların atılması gereklidir. Bu yöndeki önerilerimiz şu şekildedir:
1) Önceki yıllarda hâkimlik ve savcılık sınavları olan, günümüzde hâkim ve savcı yardımcılığı olarak yapılan sınavlarda referans olgusu tümden kaldırılmalıdır. Zira bu olgu hukuksuzluktan başka bir şey değildir ve açıkça haksızlıktır. Bir ülke haksızlığı kural edinemez. Haksızlık sevilemez ve benimsenemez. Toplum haksızlık talep edemez. Topluma da haksızlık vaat edilemez ve haksızlık dağıtılamaz. Zira bu olgu doğrudan torpile, kayırmacılığa ve liyakatsizliğe işaret etmekte ve yol açmaktadır. Bunun ise olumlu ve iyi niyetli hiçbir tarafı yoktur. Aksine olumsuz ve kötü sonuçları çoktur.
2) Hâkim ve savcı yardımcılığı sınavlarında hukuk fakülteleri bölüm birincileri gerçekten objektif olumsuz bir durum veya haklı ve somut bir sebep olmadığı müddetçe mülakatlarda keyfi şekilde elenmemelidir. Yazılı sınavlarda çok yüksek derece yapan kişiler de titizlikle değerlendirilmeli ve sınav puanları ile okul başarıları birlikte göz önünde bulundurularak büyük bir olumsuzluk olmadığı müddetçe bu mesleklere alınmalıdır.
3) Hâkimlik, savcılık ve avukatlık meslekleri teorik bilgi ve başarıyı gerektirdiği gibi tecrübeyle de taçlanan meslekler olduğu için uygulamada geçen yılların ve mesleki geçmişin önemi büyüktür. Bilindiği üzere avukatlık mesleği çeşitli şekillerde ifa ve icra edilebilmektedir. Ancak sıklıkla karşımıza çıkan türü “serbest avukatlık”şeklindedir. Serbest avukatlar çok farklı türde dava dosyasıyla karşılaştığı gibi birçok kamu kurum ve kuruluşuna da giderek mesleki faaliyetlerini çeşitli kamusal alanlarda ifa etmektedir. Bu yüzden serbest avukatlar tarafından kamusal alandaki işleyişler ve kamu personellerinin faaliyetleri yakından görülmekte ve bilinmektedir. Örneğin bir avukat adliyede duruşmaya katıldıktan sonra savcılık biriminde veya bir karakola ya da diğer emniyet birimlerine yahut jandarma birimine giderek müvekkilinin ifadesinde hazır olabilmektedir. Ya da bir avukat duruşma öncesinde müvekkiliyle görüşmek için açık veya kapalı ceza infaz kurumlarına gidebilmektedir. Yahut bir avukat, bir diğer avukatın hukuk bürosunda yapılan arabuluculuk görüşmesine katılabilmekte veya noterliğe giderek herhangi bir konuda karşı tarafa veya muhataba ihtarname gönderebilmektedir. Hatta bir avukat ilgili konuda idari dava açmadan önce geri gönderme merkezine veya il göç idaresine gidebilmekte ya da bir diğer türde dava açmadan, başvuruda veya şikâyette bulunmadan önce tapu, trafik ve nüfus müdürlüklerine giderek bilgi ve/veya belge temin edebilmektedir. Avukat kaymakamlık veya valilik binalarına giderek çeşitli başvurularda bulunabilmekte veya verilen kararlara itiraz edebilmektedir. Aslında avukatlar tabir-i caizse yoğun şekilde işin mutfağını ve görünmeyen kısımlarını yakından görmekte ve birçok kişi tarafından bilinmeyen kısımlarını bilmektedir. Bu yüzden hâkimlik ve savcılık meslekleri için avukatlık mesleğinde geçirilen belirli yıl kıdeminin aranması ve bu yönde asgari yıl şartının getirilmesi son derece önemlidir. Birçok ülkede hâkimlik mesleğinden önce avukatlık yapma zorunluluğu olduğu bilinmektedir. Ülkemizde de bu uygulamanın benimsenmesi gereklidir. Aslında bu uygulama geç kalınmış bir uygulamadır. Ama daha da gecikme yaşanmaması adına artık somut adımların atılması zorunludur. Aksi hâlde hiçbir mesleki tecrübe olmadan çok genç yaşlarda kürsüye çıkılması sonucunda yaşanan ego savaşları, anlayış ve tahammülden uzak tutum ve davranışlar görülmektedir. Hâkimlerin ve savcıların uygulamanın tümüne vakıf olmaları da ayrı bir gerekliliktir. Bu yüzden hâkimlik ve savcılık meslekleri için belirli asgari yaş ve mesleki kıdem sınırı getirilmelidir. Örneğin asgari otuz beş yaş sınırı hâkimlik ve savcılık mesleklerine giriş için idealdir. Bunun dışında hâkimlik ve savcılık mesleklerine geçişlerde avukatlık mesleğinden geçişler için ayrılan kontenjan ciddi miktar ve oranda artırılmalıdır. Örneğin geçtiğimiz sene yüz kişilik kontenjan açıldığı dikkate alındığında yeni mezun olan kimseler için açılan 850 kişilik kontenjanın en az yarısı avukatlık mesleğinden geçişlere özgülenmelidir. Benzer şekilde yeni mezunlar ile avukatlık mesleğinden geçenler için önceki dönemlerde staj, günümüzde yardımcılık şeklinde geçirilen ve hâlihazırda üç yıl olarak uygulanan süre, avukatlık kıdemi on yıla kadar olanlar için üç yıl, 10-15 yıl arası olanlar için iki yıl, 15 ve üzeri kıdemi olanlar için altı ay, aksi kanaat hâlinde azami bir yıl olmalıdır. Tüm bunların yanı sıra üç yıllık avukatlık kıdemi olan yirmi beş yaşındaki hukuk mezunu bir kişi mülakatta başarılı olacak olsa dahi ancak tek bir mülakat sonucunda atanacaktır. Örneğin bir kişi geçmiş dönemlerde adli yargı hâkimlik ve savcılık yazılı sınavı, idari yargı hâkimlik yazılı sınavı, avukatlık mesleğinden adli yargı hâkimlik ve savcılık yazılı sınavı, avukatlık mesleğinden idari yargı hâkimlik yazılı sınavı olmak üzere toplamda dört farklı sınavı yüksek puanlarla kazanmasına rağmen ancak bir mülakatta başarılı olup diğerlerinde mecburen elenmektedir. Oysa bu kişi bir yerden ataması yapılacakken toplamda dört kişilik kontenjanda yer almakta ve başka kişilerin diğer mülakatlara katılmasına dolaylı olarak ve istemsiz şekilde de olsa sonuç itibarıyla engel olmaktadır. Bu yüzden bir kimsenin birden fazla yazılı sınavını kazanması hâlinde mülakata katılacak kontenjan sayılarına aynı oranda ve sayıda ekleme yapılması gereklidir. Zira ilk yüz sıralamasına giren hemen hemen herkes günümüzde her üç yazılı sınavını kazanmakta ve üç farklı mülakata katılmaktadır. Bu hâlde avukatlık mesleğinde üç yıl ve daha fazla kıdemi olup otuz beş yaşını aşmamış olanlar, otuz beş yaşın üzerinde olup yalnızca avukatlık mesleğinden geçenlerin katıldığı sınavlara girebilen ve yeni mezunların katıldığı sınavlara yaş sebebiyle giremeyen kişilerin mülakat haklarını istemsiz şekilde ellerinden almış olmaktadır. Bu yüzden sınavlara girişlerin ya otuz beş yaş altı ve üzeri olmak üzere net bir ayrımla yeniden düzenlenmesi ve her iki grubun kendi yaş grupları dışındaki diğer grubun sınavlarına katılamaması kuralının kabul edilmesi ya da birden fazla mülakata katılan kişi sayısı kadar ilgili mülakatlara katılım sayısı eklenmesi gerekmektedir.
4) Hangi meslek grubu olursa olsun yapılan şikâyetler hakkıyla ve kimseye haksızlık yapılmadan sağlıklı şekilde irdelenmeli ve soruşturulmalıdır. Kimse gereksiz şekilde korunmamalı, kimse de gereksiz ve hak etmediği şekilde sorgulanmamalı, soruşturulmamalı ve yargılanmamalıdır. Kamu davaları ve iddianameler birer sopa değildir. Bu yüzden söz konusu ceza muhakemesi araçları ve süreçleri insanların hak ve hürriyetlerinin kısıtlanmasında ve susturulmasında kullanılan araç ya da yollar olarak görülemez. Haksız, yersiz ve usulsüz soruşturmalarla kovuşturmalar önlenmelidir. Ülkede kimseye haksızlık yapılmamalıdır. Ülkede kimsenin hakkı çiğnenmemelidir. Ülkede hiçbir soruna sırt çevrilmemeli ve kimseye, kimsenin sorununa kulak tıkanmamalıdır. Bu ülkede herkes ciddiye ve dikkate alınmalıdır. Hukukun uygulanmadığı hiçbir alan kalmamalıdır. Hukuksuzluklar son bulmalıdır.
5) Yıllardır dile getirilen ancak bir türlü uygulamaya konulmayan bir konu olan “kolluk birimlerinde savcıların bulunması”hususu resmi olarak kabul edilmeli ve artık uygulamaya konulmalıdır. Kolluk birimlerinde yaşanan hukuksuzluklar, kolluk personellerinin hukukçu olmayışı, ancak hukuk sisteminin birçok alanında ve özellikle temel hak ve hürriyetlerin en çok sınırlandığı, kısıtlandığı, kesintiye ve ihlale uğradığı, kişilerin en çok yara aldığı, kişinin sağlığı, özgürlüğü, hayatı ve yakın çevresi üzerinde en çok olumsuz etki ve sonuçların doğduğu ve sonuçlarının ağır olduğu Ceza Hukukunda aktif olarak yer alıyor olmaları dikkate alındığında, tıpkı Çocuk İzlem Merkezinde alınan ifadelerde savcının bulunma ve ifade alma zorunluluğu olduğu gibi kolluk birimlerinde de savcıların bulunmaları zorunlu olmalıdır. Uygulamada nasıl ki çocuk savcısı, terörle mücadelede görevli savcı, aile içi şiddetle mücadelede görevli savcı şeklinde ayrımlar oluyorsa, kolluk birimlerinde de ayrıca ve bu konuda görevlendirilmiş savcılar olmalıdır. Nasıl ki müracaat savcıları müracaat bürolarında ifade alıyorsa, çocuk savcıları Çocuk İzlem Merkezinde ifade alıyorsa, kollukta da savcılar ifade almalıdır. Kolluk yalnızca delil toplamada, arama ve el koyma gibi kararların yerine getirilmesinde görevlendirilmelidir. Örneğin savcı ifade almalı, kolluk ise kamera kayıtlarını alarak savcılığa sunmalıdır. Kolluğun getirdiği şüpheli, ifadesini doğrudan savcıya verebilmelidir. Aksi hâlde kolluk birimlerindeki hukuksuzlukların önüne geçilemez. Ancak bu da yeterli değildir. Savcıların kollukta gerçek anlamda bulunmaları, mesai kavramının özümsenmesi, görev bilincinin oluşması ve yaşanan bir sorun hâlinde savcılara doğrudan ulaşılabilmesi gereklidir.
6) Avukatlık mesleğinde barolara kayıt zorunluluğu kaldırılmalıdır. Kurum avukatlığında durum bu şekildedir. Aynı imkân ve tercih tüm avukatlar için olmalıdır. Barolar mesleki oluşum çatılarından uzaklaşmış hâlde olduğundan siyasi ve ideolojik yapılanmaların önüne geçilmelidir. Bu yapılanmaları ve meslek çatılarını siyasete atılmada, milletvekilliği adaylığında ve iş elde etmede basamak olarak kullanan kişiler hakkında ağır yaptırımlar uygulanmalıdır. Baroların faaliyetleri yakından takip edilmeli ve ciddiyetle inceleme altına alınmalıdır. Baro başkanlıkları ve kurulları yalnızca seçimle iş başına geldiğinden bilgi, başarı, tecrübe ve liyakattan uzak olunduğu bir gerçektir. Baro başkan ve kurul üyelerinin iş başına geliş usulleri tümden değiştirilmelidir. Bu konularda adım atılmadığı müddetçe avukatlık mesleğinde ilerleme ve gelişme olması mümkün değildir. Aynı hususlar Türkiye Barolar Birliği başkanlığı, kurulları ve TBB delegelikleri için de evleviyetle geçerlidir. Avukatlar günümüzde temel haklarından yoksundur. Zira avukatların seçimde oy kullanmaya dahi gidemedikleri bir gerçektir. Avukatlık mesleğinin durumu ve bitme noktasına gelişi gözle görülür hâldedir. Baroların işlevsizliği ve etkisizliği de gözler önündedir. Avukatlık mesleğinin ayakta ve zinde tutulması temel hak ve hürriyetlerin korunmasında öncelikli hususlar arasındadır. Barolara kayıt zorunluluğu kaldırıldıktan sonra adli yardım ve CMK gibi görevlendirme sistemleri tıpkı arabuluculukta ve uzlaştırmada olduğu gibi UYAP sistemi üzerinden yapılmalıdır. Bu görevlendirmeler barolardan alınarak isteyen avukatların aktif olabileceği şekilde yeniden düzenlenmelidir.
7) Bilindiği üzere telekonferans şeklindeki uygulamanın hiçbir yasal düzenlemesi ve hukuki dayanağı yoktur. Oysa arabuluculuğun yasal düzenlemesi olduğu gibi uygulanmasına dair yönetmelik de mevcuttur. Arabuluculuk birçok hukuk uyuşmazlığında dava şartıdır. Anlaşmanın sağlanması hâlinde uyuşmazlık kökten çözümlenmekte, anlaşma olmaması hâlinde dava şartı yerine getirilmekte ve arabulucunun düzenlediği son tutanakla birlikte dava açılmaktadır. Bu denli önemli bir konuda yapılması gereken toplantıların da gereken ciddiyetle ve özveriyle yapılması gereklidir. Birkaç dakikalık telefon görüşmeleriyle anlaşıp anlaşmama iradesinin ortaya konulması mümkün değildir. Süreçte arabulucuların mücadele etmesi gerektiği gibi taraf vekillerinin de mücadele etmesi gereklidir. Bu yüzden yüz yüze görüşmelerin öncelikli olarak uygulanması, ancak gerçekten önemli bir durumun olması hâlinde görüntülü görüşmenin tercih edilmesi zorunlu olmalıdır. Örneğin ilk görüşmeden sonraki görüşmelerde veya görüşmenin devamında kalındığı yerden telefonla görüşmelere devam edilebilmesi mümkün olabilir. Ancak öncelikle yüz yüze görüşme esası uygulanmalıdır. Arabulucunun İstanbul Komisyonundan görevlendirildiği, tarafların ve taraf vekillerinin İstanbul'da olduğu bir durumda, keyfi şekilde yüz yüze görüşmekten imtina edilmesi kabul edilmemelidir. Oysa taraf vekilinin hamileliğinin son günlerinde olması bir sebep olarak kabul edilebilir. Ancak iş yoğunluğu şeklinde genel bir talep arabulucular tarafından kesin olarak reddedilmelidir. Telekonferans işin kolayına kaçma yöntemi olarak kabul edilemez. Buna rağmen WhatsApp üzerinden sesli ve görüntülü şekilde başlayan görüşmelerin devamında ses ve görüntü kalitesinde azalma ya da internette kesinti olması hâlinde görüşmeler kaldığı yerden telekonferans şeklinde devam edebilir. Ancak kiminle görüşüldüğü bilinmeden rastgele telefonla toplantı yapılarak tutanak düzenlenmesi kabul edilemez nitelikte görülmeli ve bu yöndeki talepler reddedilmelidir. Ne yazık ki pandemi döneminde ücretini alamadan işten çıkarılan işçilerin ücret alacakları için başka ilden gelerek toplantıya katılmalarının zorluğu ve maddi imkânsızlıkları, karantina altında olup toplantıya fiziken katılmaları mümkün olmayan kişilerin varlığı, COVID-19 hastalığının bulaşma riski ve buna benzer önemli ve haklı sebepler dikkate alınarak kabul edilen telekonferans uygulaması, günümüzde son derece kötüye kullanılmakta ve arabuluculuğun anlam, önem ve ciddiyetinin sorgulanmasına yol açmaktadır. Telekonferans yöntemi artık aynı binada olan kişileri bile bir araya getirmenin önündeki bir engel hâline dönüşmektedir. Arabuluculuk dava açılmasının önündeki bir engel değil, aksine dava öncesi tarafların bağımsız ve tarafsız bir ortamda ve bir arabulucu nezdinde müzakere ve görüşme yapılması, bu yolla anlaşma zemininin hazırlanması, bu zeminin oluşması için çaba sarf edilmesi, anlaşmanın sağlanamadığı durumlarda dahi kimsenin örselenmediği, sağlıklı şekilde ve gerçeğe uygun son tutanaklarla tarafların dava haklarına halel gelmeden dava şartının yerine getirilmesi için gerekli evrakların tanzim edildiği bir hukuki süreç olmalıdır. Arabuluculuk süreci kimse tarafından kötüye kullanılmamalıdır. Bu yüzden süreçte arabulucunun emeği büyük önem arz etmektedir. Ancak arabulucunun emeği kadar taraf vekillerinin emeği ve çabası da büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden arabuluculukta taraf vekilliği ancak bu konuda özel eğitim alan avukatlar tarafından yapılabilmelidir. Telekonferans yöntemiyse hiçbir haklı ve objektif sebep olmadığı durumlarda uygulanmamalıdır. Hastalık, karantinada olma, hamilelik, yapılan ön görüşmeler sonucunda veya teklif ve karşı tekliflerin iletilmesinden sonra gözlemlendiği üzere tarafların anlaşıyor olmaları, kalabalık dosyalarda tarafların her birinin ayrı şehirlerde ikamet etmesi ve vekillerinin farklı barolarda kayıtlı olup farklı illerde bulunması karşısında taraf teşkilinin sağlanması açısından bu yola başvurulmasının zorunlu olması ve buna benzer önemli durumlar dışında görüşmelerin yüz yüze ve fiziken katılım şeklinde yapılmasına özen gösterilmelidir. Aksi hâlde telekonferans tartışmaları yüzünden asıl uyuşmazlık unutulmakta, asıl uyuşmazlığın yerini telekonferans tartışmaları almakta ve ortaya nur topu gibi yeni bir uyuşmazlık doğmaktadır. Oysa arabuluculuğun amacının mevcut uyuşmazlığın sonlandırılması olduğu unutulmamalıdır. Bu süreçte işin kolayına kaçmak ve birkaç dakikalık kısa görüşmeler yapmak değil, somut uyuşmazlığın çözümü için çaba sarf etmek ve çözüm önerileri üretmek amaçlanmalıdır. Zorunlu ya da gerekli hâller dışında yüz yüze görüşmelerden kaçınılmamalıdır. Gerçekten gerekli olması hâlinde dahi telekonferans yerine WhatsApp üzerinden sesli ve görüntülü görüşmeler tercih edilmelidir. Bir kimsenin kendisinin de arabulucu olması ve sıklıkla telekonferans yaptığı iddiası, taraf vekili olduğu dosyalarda telekonferansı kabul ettirmede haklı sebep ve baskı unsuru olarak kullanılmamalıdır.
8) Mevzuat sistemiyle uygulamanın birbirinden bağımsız düşünülemeyeceği bir gerçektir. Uygulamanın önemli olduğu kadar mevzuat da önemlidir. Mevzuatta yazılı olanların somut olaya uygulanmasında ise hukukçuların nitelik ve kaliteleri ile uygulayıcıların uygulamadaki başarı ve becerileri büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden mevzuatta yer almayan hususlar bakımından uygulayıcıların yakınmaları, şikâyetleri ve talepleri önem arz etmektedir. Zira eksiklikleri ancak uygulayıcılar yakından görmekte ve bilmektedir. Bu yüzden yazılı düzenlemelerde yer almayan konularda yapılan talepler ve başvurular, ilgili kurum ve kuruluşlar ile yetkililerce titizlikle dikkate alınmalıdır. Tıpkı baroların siyasetten ve ideolojik görüşlerden arındırılması, başkanlık ve kurulların seçim dışındaki yollarla oluşturulması, barolara kayıt zorunluluğunun kaldırılması, telekonferansın yasal dayanağının ve düzenlemesinin olmayışı karşısında bunun arabuluculukta ancak istisnai bir yöntem olarak ve yasal düzenlemelerle kabul edilmesinin benimsenmesi, taraf vekilleri için arabuluculukta özel eğitim zorunluluğunun getirilmesi, hâkimlik ve savcılık mesleklerine alımlarda bilgi, başarı ve liyakatin benimsenmesi, avukatlık mesleğinden geçişlerde kontenjan sayısının artırılması, staj veya yardımcılık şeklindeki sürelerin avukatların kıdemlerine göre farklı sürelerle uygulanması gibi konularda ve düzenlemenin olmadığı ya da yetersiz olduğu diğer konularda sair düzenlemelerin yapılması, olaya uygun düşmeyen durumlarda mevcut düzenlemelerin değiştirilmesi gerekmektedir.
Görüldüğü üzere ve sonuç itibarıyla hukuk sistemi mücadele ile gelişmektedir. Tıpkı yıllar öncesinde ceza dosyalarında avukat zorunluluğunun ve atamasının olmaması ve bu hakkın mücadeleler sonucunda elde edilmesinde olduğu gibi. Tıpkı uzlaştırma faaliyetlerinin hukuk fakültesi mezunu olmayanlara kapatılmasında olduğu gibi. Tıpkı hâkimlik ve savcılık sınavlarında geçmişte kaldırılan yetmiş puan barajının yeniden getirilmesinde olduğu gibi. Eksikliklerin söylenmesi, taleplerin dile getirilmesi ve iletilmesi, başarının takdir edilmesi, başarının ve başarılıların ödüllendirilmesi, suçun ve suç işleyenin bildirilmesi, ihbar veya şikâyet edilmesi ve suçlunun cezalandırılması gibi hususlar olması gerekenlerdir. Olması gerekenlerin kabulünde ve işleyişinde toplumun her kesimine düşen sorumluluklar ve ödevler bulunmaktadır. Toplumsal ödev ve sorumlulukların askıya alınmadığı, eksiksiz yerine getirildiği, toplumsal menfaatlerin ortaklaşa benimsendiği, hukuka saygı duyulduğu, hukukun üstün olduğu, üstün tutulduğu ve hukuka dokunulmadığı bir ülkede hukuk sisteminin gelişmemesi mümkün değildir.
LL.M. Av. Uzm. Arb. Uzl. AYŞEN GÜZEL










