Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde kurduğu o muazzam cümle, bugünün dijital distopyasını bir asır öncesinden fısıldar gibidir: "İnsan saatin arkasını görmez." Mekanik saatlerin hüküm sürdüğü o eski dünyada, yelkovan ile akrebin arkasında dönen irili ufaklı çarkları, zembereği ve tıkırtının kaynağını merak etmezdik. Zamanı sadece bize sunulan bir vitrin olarak tüketirdik. Peki ya bugün? Bugün o kadim saatin yerini, avucumuzun içine sığan; camdan ve kuantum çiplerinden süzülen o büyülü aynalar, yani akıllı telefonlar aldı. Ve itiraf edelim: Artık sadece saatin değil, telefonların arkasını; yani algoritmaların mutfağını da görmüyoruz.
Algoritmanın muvakkitleri
Eski zamanın muvakkitleri, cami muvakkithanelerinde gökyüzüne bakarak zamanı ayarlardı. Bugünün muvakkitleri ise Silikon Vadisi'ndeki parıltılı plazalarda oturup bizim dikkat süremizi ayarlıyor. Bizler ekranı her yukarı kaydırdığımızda, aslında arkada dönen devasa bir dijital çarkı da döndürmüş oluyoruz.
Biz zamanı tükettiğimizi sanırken, arkadaki görünmez mekanizma bizim zamanımızı, ilgimizi ve nihayetinde ruhumuzu öğütüyor.
Ekran bizi nereye sürüklerse, zamanımız da adeta bir nehir gibi oraya akıyor. Bir kedi videosundan küresel bir felaket haberine, oradan bir arkadaşımızın tatil fotoğrafına savrulurken zaman algımızı yitiriyoruz.
Tıpkı Tanpınar'ın romanındaki ayarsız saatler gibi, artık her birimizin kişisel zamanı bir diğerininkini tutmuyor. Çünkü herkes kendi algoritmasının zaman tünelinde yaşıyor.
Yeni nesil bir Halit Ayarcı vizyonu
Eğer romanın o meşhur pragmatist ve teşkilatçı karakteri Halit Ayarcı bugün yaşasaydı, bu durumu bir kriz değil, muazzam bir "gelir modeli" olarak görürdü. Muhtemelen karşımıza geçip o büyüleyici üslubuyla şöyle derdi: "Azizim, insanların zamanı boşa harcamasından daha doğal ne olabilir? Mühim olan, bu boşa geçen zamanı verimli bir istatistiğe dönüştürmektir. Bırakın ekranı kaydırsınlar. Biz arkadaki çarkları öyle bir ayarlayalım ki, her kaydırmada kendilerini daha özgür sansınlar!"
Hayri İrdal ise eski masasının başında, önündeki kod bloklarına ve yapay zekâ analizlerine bakıp yine o saf melankolisiyle içini çekerdi, kim bilir"Halit Bey, insanlar artık birbirinin yüzüne bakmıyor; sadece parlayan camlara bakıyorlar. Bu nasıl bir ayardır?"
Kendi zamanımızın ayarını kaçırmak
Tanpınar, insanın saate kendi rengini ve ayarını verdiğini savunurdu. Saat, insanın bir uzvuydu. Bugün ise telefonlarımız bizim bir uzvumuz hâline geldi; ama küçük bir farkla. Ve evet, ayar mekanizması artık bizim elimizde değil.
Arkasını görmediğimiz o algoritmik mutfak, bize neyi seveceğimizi, neye öfkeleneceğimizi ve en acısı, bir sonraki saniyede neye bakacağımızı dikte ediyor. Bizler "zamanı öldürdüğümüzü" düşünürken, aslında arkadaki görünmez çarklar tarafından sessizce hizaya çekiliyoruz.
Peki, günün sonunda ne oluyor? Cebimizdeki akıllı saatler ve telefonlar bize saniyeyi kusursuzca gösteriyor olabilir. Ancak içimizdeki o büyük insani zamanın ayarı hiç bu kadar bozulmamıştı. Belki de modern insanın en büyük trajedisi budur, ne dersiniz?
Saatin arkasını görmeyi reddederken, ekranın arkasındaki dünyaya tamamen esir düşmek.









