Alpay ile yollarımız ne zaman kesişti tam hatırlamıyorum desem yalan olmaz; bazen bazı ruhlarla zaten hep tanışıyormuşsunuz gibi gelir ya, öyle bir his. Ama bildiğim bir şey var ki; bu dostluğun mimarı ortak paydamız, sevgili dostumuz Ressam Cemil Onay'dır. Buradan Cemil Hoca'ya o zarif köprüyü kurduğu için selam olsun.
Alpay ile bir araya geldiğimiz her an, zihnimizde yeni bir pencere açılıyor. Paylaştığımız metinlerin derinliği, üzerine saatlerce kafa yorduğumuz sohbetler ve o engin hayal dünyasıyla doldurduğumuz kaliteli zamanların tadı benim için çok başka. Kitap önerilerinden hayata serzenişlerimize, kısa zaman dilimlerinde yakaladığımız anlık görüşmelere kadar her anımız çok kıymetli. Velhasıl, bu röportajın temelini de o derin sohbetlerde kurduğumuz hayaller oluşturdu.
Bir beyin cerrahının, neşterin ucunda mikroskobik bir evren inşa etmesi ve hayatını 'sanatla yaşayıp bilimle dinlenmek' üzerine kurması; bilimin rasyonel dünyasıyla sanatın sıcaklığını aynı potada eriten, modern zamanların en etkileyici sentezlerinden biri. Gelin bugün Dr. Alpay Burak Doğru'nun sadece büyüteçle görülebilen eserlerden oluşan; Mikro Resim, Tıbbi Mikro Resim ve Mikro Diorama örneklerini içeren kişisel sergisi "Deli Dada" üzerine yaptığımız bu derinlikli söyleşiyi beraber okuyalım.
Bir beyin cerrahı olarak neşteri sadece iyileştirmek için değil, aynı zamanda kalem ucuna şekil vermek için de kullanıyorsunuz. Bir insanın zihnine dokunmakla, bir pirinç tanesine hayat vermek arasındaki o ince çizgide ruhunuz nasıl bir yolculuğa çıkıyor?
Bilim ve sanatın; aydınlanmanın ve iyiliğin en baştaki, en temel iki unsuru olduğunu düşünen biriyim. Hatta hayatımın hatırladığım birçok zor anından bir şekilde bilim ve/veya sanat sayesinde çıkış yolu buldum, bulmaktayım. Dolayısıyla bahsettiğiniz yolculuk aslında hayatımdaki mola noktaları; yani gerçek yolculuğum bilim ve sanat yolunda olmak. İnsanın beynine dokunmak ile bu gördüğünüz eserleri üretmek arasında bir fark görmüyorum.
Literatüre kazandırdığınız "Tıbbi Mikro Ressamlık" kavramını; tıbbi bir objenin üzerine sanatı ya da sanatın içine tıbbi bir nesneyi yerleştirmek olarak tanımlıyorsunuz. Bu disiplin, bilimin soğuk rasyonelliği ile sanatın sınırsız hayal gücünü nasıl uzlaştırıyor?
"Bilimin soğuk rasyonelliği" şeklindeki bir ifadeye katılmıyorum. Çünkü hem mantıklı olan bir şeyin özünde soğuk değil sıcak olduğunu düşünüyorum hem de bilimin rasyonelliğini kötüye kullananların ancak "canavar ruhlu" insanlar, diktatörler ve caniler olabileceğine inanıyorum. Bilim için kullanılabilecek, olumsuz diye niteleyebileceğimiz bir anlatım şekli varsa o da olsa olsa "gerçekler acıdır" olabilir. Bundan sonrası, hem bilimde hem de sanatta hayal gücünün gücüne dayanıyor diyebilirim. Her ikisinin de tarihine, her ikisini de icra eden insanlara baktığımızda, hayal kurarken kendilerine sınır koymadıklarını fark ediyorsunuz. Yani aslında söz konusu hayal etmek ise bilim de sanat da aynı kaynaktan besleniyor.
Eserlerinizi yaratırken herhangi bir büyütme mekanizması kullanmadığınızı biliyoruz. Çıplak gözle, neredeyse "hücresel" bir boyutta çalışmak, fiziksel ve zihinsel sınırlarınızı nasıl zorluyor?
Şunu söyleyebilirim ki; bir mikro eseri somut olarak yaratma sürecim, o eseri zihnimde tasarlamaya başlamaktan çok daha kolay. Siz, hem beni kişisel olarak tanıyan hem de eserlerimin yaratım sürecinde iletişimde olduğumuz yakın arkadaşlarımdan birisiniz; benden birçok defa "Şunu anlatan bir mikro resim/heykel yapacağım ama kaç gündür nasıl yapacağımı düşünüyorum," şeklinde tatlı yakınmalarımı duymuşsunuzdur.
Örneğin, birkaç yıl önce aylarca şunu düşündüm: "Başöğretmenimiz ve Ulu Önder'imizi, daha önce hiç yapılmamış bir şekilde nasıl mikro resmedebilirim?" Ciddi anlamda mesaimi buna ayırıyordum. Sonra bir anda aklıma "Türkiye'ye kalp masajı yapan Atatürk" teması geldi ve 35 yıllık resim hayatımda en sevdiğim eserim ortaya çıktı. Bu "Tıbbi Mikro" resmim, sanatseverler ve takipçilerim arasında da en beğenilen çalışmalarım arasındadır.
Fiziksel zorlanmalara gelirsek; göz yorgunluğu ve ağrısı, ellerimde —özellikle başparmak ve serçe parmak kaslarımda— oluşan kramp benzeri ağrılar, boyun ve sırt ağrılarını sayabilirim. Bunları önlemek için genellikle 5-10 dakika çalışıp ortalama yarım saat dinleniyorum.
Hayatınızın merkezine Leonardo da Vinci'yi koyduğunuzu ve "Sanatla yaşıyorum, bilimle dinleniyorum," dediğinizi belirtiyorsunuz. Modern çağın bir "Rönesans İnsanı" olarak, bilim ve sanatın birbirini beslediği o ideal dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Aslında bu sorunun cevabı sorunun içinde gizli: "Sanatla yaşıyorum, bilimle dinleniyorum." Hayat, çok geniş bir perspektiften bakıldığında sadece insanlar için değil, tüm canlılar için "yorgunluk ve dinlenmek" üzerine kurulu. Yorgunlukta da dinlenmede de sanat ve bilim varsa denge her zaman korunur.
Tuval olarak sakal kılından haplara, makarna tanelerinden incir çekirdeğine kadar çok aykırı nesneler kullanıyorsunuz. Bu gündelik ve bazen "tıbbi" nesneleri birer sanat eserine dönüştürürken, nesnenin kendi hikâyesi fırçanıza nasıl yön veriyor?
Modern zamanda insanın maruz kaldığı neredeyse tüm nesneler, yine başka bir insan tarafından doğallığından uzaklaştırılıp bir hikâye üzerine üretilmiştir. Yani zaten onların yolu benimle kesişmese de bir hikâyeleri var. Bu sebeple, kâğıt dışında bir zemine mikro eser üretmeye karar verdiğimde; işlemek istediğim konuyla alakalı nesneleri düşünüyorum, etrafımdaki objelere daha dikkatli bakıyorum ve konu ile nesneyi bağdaştırdığımda üretmeye başlıyorum.
Bir örnek vermem gerekirse; en sevdiğim yabancı yazar olan Ray Bradbury'yi (Fahrenheit 451, Yakma Zevki, Resimli Adam gibi eserlerin yazarı) nasıl resmedebilirim diye düşünürken, kısa süre içinde mikro portresini bir kibrit kutusunun içine yapmam gerektiğini buldum ve eseri o şekilde ürettim.
Sanatseverler eserlerinizi ancak bir büyüteç yardımıyla tam anlamıyla keşfedebiliyor. İzleyiciyi bu kadar küçük bir alana, bu kadar büyük bir odaklanmaya davet ederek onlara aslında neyi göstermeyi amaçlıyorsunuz?
Büyüteç, kanımca bilimi simgeleyen en evrensel ve en güzel araçlardan biri. Ben bile eserlerimi bitirdikten sonra onlara defalarca büyüteçle bakarım. Bunun insanın bakış açısına çok farklı bir boyut kazandırdığını düşünüyorum. Bir karıncanın yüzüne ışık mikroskobu altında bakarsanız, belki de hayatınızdaki en korkunç canlılardan birini, sanki bir korku filmi karakterini görürsünüz. Yani mikro boyut, insanın o "yıkılamaz, değiştirilemez" sandığı birçok duygu ve düşüncesini 180 derece değiştirebilir. Küçücük bir alanda dahi aslında hiçbir sınırın olmadığını büyüteçle anlatmak çok keyif verici.
"Hafif Neşter" serginizle başlayan kişisel sergi yolculuğunuzda, sanatı ve tıbbı bir araya getiren bu eşsiz dilin gelecekte hangi yeni formlara evrilmesini hayal ediyorsunuz?
Bu sorunun cevapları şimdilik bende kalsın. ??
Yeni serginizin adı olan "Deli Dada", sanat tarihinin en kural tanımaz ve gelenek karşıtı akımlarından biri olan Dadaizm'e bir selam gibi duruyor. Bir bilim insanının rasyonel dünyasıyla Dada'nın o absürt ve özgürlükçü ruhu eserlerinizde nasıl bir potada eriyor?
Bu sorunun sorulmasına çok sevindim. Sergim henüz açılmadı ama geçtiğimiz yaz ortasında belirlediğim "Deli Dada" isminin Dadaizmle bağdaşmasını ilk kim fark edecek diye merak ediyordum. Bu soruda da cevap aslında sorunun içinde gizli. Bilim tarihinde de sanat tarihinde de yenilikler ve gelişmeler hep absürt düşünceler ve uçuk kaçık hayal güçleri sayesinde olmamış mıdır? Bilim ve sanat dünyasında, yeri geldiğinde kendi cemiyeti içinde dahi "absürt, ayrılıkçı, farklı veya isyankâr" düşünebilenler sayesinde toplumlar iyilik ve güzellik içinde yaşayabiliyor.
"Deli Dada" sergisiyle izleyiciye sunduğunuz tıbbi mikro resimler, aslında alışılagelmiş sanat algısına karşı bir "mikro manifesto" niteliği taşıyor mu? Bir beyin cerrahının neşteriyle şekillenen bu "deli" sanatın günümüz modern sanat dünyasındaki yeri sizce neresi?
Elbette bir "mikro manifesto" diyebilirim. Sanatın popülariteye kurban edilebildiği çağımızda, ben de bir bakıma sanat dünyasını eleştiriyorum. Bunu söylerken elbette aydınlanma için üreten sanatçıları kastetmiyorum. Dev bir tuvaldeki o 1-2 santimlik sanat eserlerimi bu yüzden ayrı seviyorum. Sanat dünyasındaki yerini ise ben belirleyemem; bunu ancak toplum ve tarih belirleyebilir.
Eklemek istedikleriniz…
"Sanat, zihnimizi dekore eden bir iç mimardır," derim. "Deli Dada" sergimde bu cümlemi iki mikro eserimde göreceksiniz. İnsanların, toplumun ve yöneticilerin; zihinlerini ve kalplerini her zaman sanata ve bilime gönül rahatlığıyla emanet etmelerini öneriyorum. Sanatla yaşayın, bilimle dinlenin.
Teşekkür ederim.
Bu büyüleyici mikro evreni sadece kelimelerle değil, yakından ve bir büyütecin arkasından görmek bambaşka bir deneyim olacak. Ben de bu akşam saat 18.00'de Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'ndeki açılışta, bu eşsiz hikâyenin bir parçası olmak için orada olacağım. Sanatın ve bilimin o zarif kesişim noktasında buluşmak, hayallerimizi beraberce büyütmek dileğiyle...
Sanatla kalın.
YSM'in notu: Sergi, 15 Nisan 2026 saat 18.00'de İstanbul Maltepe'deki Prof. Dr. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde açılacak ve 30 Nisan' 2026' ya kadar devam edecek.









